KADIN ve ÇOCUK! 

 Çocuk… İnsanlığımızın seher vakti! Kalplerimizin şifası, doyumsuz meyvesi… İçimizdeki dünyaları, kendilerinin dünyasına taşıyan elçilerimiz. Umudumuz ve yarınımız çocuk! Çocuk gerçek, çocuk sır…

Kur’an-ı Kerim’in emri; meşru hayat! Meşrular zincirinin en mühim halkası nikâhlı evlilik… Evliliğe güç katan meyve; çocuk! Vakti gelen için evlilik berekettir, rahmettir. Dini vecibeleri tamamlama mesuliyetine ermenin, sosyal sorumluluğu ibadet şuuruna bağlı sürdürmenin makbuliyetine vesile olan bir ibadettir. Olabilecek küçük külfetlere mukabil sunulmuş büyük hediye… Hediye; gönülleri birlemek, yarımı tamamlamak ve nasipse çocukla meyveye durmaktır. Çocuk; kadını ana, erkeği baba yapan, dünya nimetlerinin en muhtar gücü! Yılların birikimi olan bilgi, görgü ve tecrübeler evlilikle anlam kazanır. Evlilik dönemi hem kendimizin hem de vesilesi olacağımız emanetimizin sorumluluğunu algılama ve icra etmenin başlangıcıdır.

 

Bu Zamanın Tahribatına Kim Dur Diyecek?

Bu genel yaklaşımla olayı izah etmiş sayılmayız. Hayati önemi tartışılmaz evlilik ve aile kurumunun günümüzde tahribatlarla dolu olduğunu görmek kaygı veriyor. Hele hele başka komşu ülkelerin (Rusların) kabul etmediği içerikteki İstanbul Sözleşmesi’nin altına imza koyup ülkemizde uygulanır kılmak; cinnet, cinayet ve aile bütünlüğünü darp eden vakalara neden olmuştur. Bu sözleşme metni; Batının, hukuki, siyasi, kültürel, iktisadi, sosyal ve toplumsal şartlarının ürünü olduğundan, kendi için acı dindirici, bizim için ise felaket kaynağı olmuştur. Toplumsal değeri, aile yapısı, namus kavramları farklılık arz eden bu iki kültürel yapı aynı sonucu vermez. Onlar için şifa olan ve çözüm getiren uygulama, bizim bünyemiz için zehir olabilir. Feryatlardan anlıyoruz zehirlediğini! Her türlü sapkın ilişkilerin mucidi olan gelişmişler, bizim toplumumuzu bombalayarak değil, aile yapımızı tahrip ederek netice almak istiyorlar.

Evlilik sonucu kurulan toplum en temel birimi, ailedir. Aile; anne, baba, evlatlardan oluşan bir kurumdur. Ailede temel unsur, anne ve babadır. Geleceği tanzim etme ve mutlu bir hayat özlemenin mukabilinde evlenir insanlar. Bu özlemler kimileri için gerçekleşir, kimileri içinse bir serap gibi uzaktan seyreder. Evliler, farklı imkân ve konumların, mizaçların veya aile uyumsuzluklarının örselediği bir başlangıçla bir türlü eksiğini tedarike güç yettiremez bazen. Çünkü gençlerimizi hayata hazırlamadaki eksiklerimiz, çözüm üretmeye alıştırmadığımız bağımlılık, irade zafiyeti ve bağımsızlığına müsaade etmediğimiz canlarımızı hayatın sorunlarını çözmeye yetmeyen eksik yetiştirme biçimimizi kusurumuz olarak hatırlatıyor. Sorunun gerçek tedavisi, ailenin kazandırdıklarıyla ve hayatın bütünlüğüne uygun, onun reel gerçeklerini idrak ettirip çözümde aciz bırakmayan, şuur oluşturmaktan sorumlu olan eğitimle mümkün. Diplomalı yapacağız derdiyle, huzurlu hayat için gerekli verileri, esirgedik, ıskalayarak geçtik. Heyhat diyelim şimdi! Ruhu cesetten ayrı istikamete sürüklemenin eğitimi, didişmeleri, çözümsüz söylenmelerin hızını kesintisiz artırdı. İthal mayalarla veya kendi mayasını kendi elleriyle bozmuş bir sistemin insana çaldığı diploma boyası birlikteliği sürdürmeye yetmedi. Anlamayı değil, anlaşılmayı ve hükmetmeyi tasarlayan bu baskın yapı pes ettirir hale getirdi. Hazzı, hızı ve konforu önemseyenlerin, sen-ben kavgaları, anlayışın otoritesini çaput etti. Sevgi komaya girdi adeta.

Buna ilave olarak geçim sıkıntısı, yoksulluk, işsizlik gibi afetler aile kurumunu tarumar etmiştir. Meşru hayatın devamını sağlayan aile kurmayı adeta imkânsız hale getirmiştir.

 

Devlet Asker ile Millet Aile ile Korunur

Bu örselenme ile değişimin seyri; fikri, ahlakî, toplumsal bir boyut kazandı. İdeolojik yapıyı takip eden hisler, fikirler, değer sahibi olamamanın sonucu olarak katledildi. Bedeni eğitilmiş, aklı-gönlü eğitilmemiş insan, canavarların kol gezdiği sarp yokuşlarda birbirine karşı “özgürlük, özgürlük” diye bağırır oldu. İçinden, dışından bunalımın çığlıkları yükseldi. Bireylerin sorunlarını, yerinde ve zamanında paylaşmaması, bedensel ve ruhsal tahribe sürükledi. Rehberlikle çözümü devreye koymayan aileler, ayrılıklarda, sukutu hayale uğrardılar.

Özgürlük fikri, mutluluğa giden yol sanılmıştı. Gideni ölü, döneni diri olmayan bir yoldu. Mutluluğunu peşkeş çekmiş insanın, mutlu ve özgür devler diyarına(!) fikri yolculuğu sahte özgürlükle başlar. Pembe ile başlayan bu yolculukta diğer renklerin her tonuyla boyanmış durakları görülür. Bunlar; kirin boyayla kapatılmış halleridir. Renklerin önemi yok a canım! Duraklarında sadece Aşk’ın yazılması önemli! Evlilik aşkla olmalıydı.

Efsunlu yolculuğa adayız hey, adayız! Hele yolun sonunda medeniyet diyarından gelmiş olan “Aşk Gemisi” varsa, değme keyiflere… Biletin ve kayıplarımızın bedeli önemli değil bu serüvende a dostum! Ben mi? Sana âşık olduğum kadar kendime düşmanım. Seni kendi adıma, kendimi senin adına sömürüyorum bu cıvık silahlarla. Emanetten ve edepten sıyrılmanın birinci durağında kirlenmek, birilerine göre arınmakmış.

Silah sadece ateş mi, barut ve demir mi? Beylik silaha dayandık ama kültür emperyalizminin bizi maskaraya çeviren yozluğuna dayanamadık. Devlet asker ile, asker kale ile, millet aile ile, aile güzel ahlak sahibi bireyleri ile korunur. Kendi sömürüleri için başkalarının geleceğini katledenler, silahsız savaşa başlayalı üç asır oldu. Düşman, kavga ettiği rakibine gül verdiği bir savaş ortamını gördünüz mü? Ben, plastik gülü koklatıp, ardından hançer saplayan tahrip odakları, orduları gördüm. Zehirli gıdalara koşan fareleri, bir tutam ot için yardan uçan develeri, üç kuruş dünyalık için kendini pazarlayan (makamlı-makamsız) fahişe erkekleri gördüm. Fareleri ve efendilerinin uyuşturucu ambarına fare gibi koşanları gördüm.

 

Hayâsızlığın ve Kirlenmenin Baskın Tuzağıdır “Sevgili” Yalanı

Sevgi yalanı birçoklarını sevici kumarbazı haline getirdi. Sevgiyi, sevdayı ayaklar altına düşürdü, çamurlaştırdı. Kim mi sevmeyi bilmeyenler? Aşk yalanıyla sevgiyi tüketenler! Aşk oburların sevgisi mi olur! Sevmek almak değil, vermektir. Sevmek ifşayı gerektirmez. Sevginin reklamı olmaz, yaşanır. Tekin içinde veya cevabını bulmuş çiftte, ömür boyu. Helali ve haramı bilmenin iç yangını, sevgi emaresi taşımaz. Zavallılaştığının, gayesiz hayatla yolu şaşırmanın halidir. Sevgi insanı dirençlidir. Seven, sevdiğini ömür billah yere çalmaz, terk etmez, kılına zarar vermez. Hayatı, şifa; gerçeği, hayata güç verir. Seven, sevdiğini korur, onunla korunur. Erkeğin kadına, kadının erkeğe meyli olan bu sevgi, vaktince olur ve evlilik içindir. Gönül eğlendirmek için değildir. Arzularına meze kıldığı Leylaya Mecnun mu olur Allah aşkına? Ferhat kaldı mı ki, Şirin olsun bu ecnebi baskının dünyasında? Hazla kirlenmiş neslin ve nefsin, gerçeğin tadına ermesi için önce kültürüyle bir abdest alarak temizlenmesi gerekir. Yol bilmezlerin, yolda kalmışların baskın hali ciddi bir beka sorunumuzdur. Aşk pazarı, sürtmekten dolayı evlenmeye zaman zaman bulamayanların pazarıdır. Yaratılışı doğru kavramayan insan ne sevgiyi ne de posalardan arınmış, öldüren değil, olduran aşkı anlayamaz. Hürriyet ve fazilet aşkı olmayanın aşkı, zillet ve illet aşkıdır.

Aşk yalanı, beynimizi, duygularımızı, varlığımızı felç eden, her alanımıza sarkan bir tuzak. Sevmenin, talibi olmanın öncesi ve sonrası aşınmış, kirlere banmış. Eskiden siparişle evlenilir, hayat kurulurdu. Şimdi ise sere serpe aşklarla! Leyla’sız ve Mevla’sız bir yalandır bu aşk. Hayat sorumluluğu, aile kutsiyetinden sıyrılarak sanatçılardan taklit edilen ölçüsüz beraberliğin şerbetlenmiş çirkinliğidir. Şehvet açlığını gizleme alçaklığı… Kendi amaçsızlığımıza, tuzağımıza, kendimiziz kurban. Bu kurban çoğunlukla gençtir. Sorumluluk ve aidiyet rüştüne tam erememiş insan parçamız… Genç fakat haysiyet ikliminde diri ve iri değil. Fikrinden, cesedine kadar ithal hormonlarla zehirlenen varlığımız! İnsanlar ki ahlaktan sıyrılmış bu konuda, sosyalleşen azgınlığın tuzağında bir keşfe gider gibi istekli ve hızlı. İlerleten bir hız değil, tepinme, tükenme ve batma amelesi…

Elimizde elek, dilimizde dilek… Ve o ağacın altında, ‘ben sana aşığım’. –‘Seni seviyorum’ denmez. Bu köylü ifadesi! Bu sözün ‘bencesi’ olur mu? Olur! Yani “benim isteklerime, cesedime, emirlerime kölelik ettiğin sürece, sana bedelsiz olarak söyleyeceğim söz budur”. Böylece her ilkesiz ve hukuksuz beraberlik kısa süre sonra ayrılık getirir. Topluma duyurulmuş, onaya sunulmuş evlilik de tecelli edince, kısa süre sonra, sevgiler nefrete, nefret de cinayete dönüşüveriyor. İşte benzer sosyal tornalardan çıkarılma tektipliği, kadını anne, erkeği baba yani aile kurma kıvamına getiremiyor. Dışlanan, horlanan, geçmişteki huzur getiren aile kurma sermayesi reddedilmiş, mahzun, bir köşeye itilmiş durumda. Ana-baba olmayı ruhuyla özdeş kılmama hali, mutluluğu engelledi. Tutkular külfete dönüşünce; “tuzdan ekmek/şekerden aşk” üstüne “yağmur” yağdı. Bu kez “seninle evlenmesem ölürüm ve sensiz cennete bile razı olamam” lafı, “çekilmez bu hayat” a dönüşür.

 

Çürümenin Kokusu Burnunuza Hala Gelmedi Mi?

Çelişki, sığlığın eseri olarak bize miras olarak sunulan en gözde şey! Mağazalar elbise değil kadın satar, çiklet imal edenler kadını öne çıkarır. Sabun imal edenler kadını bedeniyle arz eder, araba tanıtımında kadın albeniyle peşkeş çekilir. Malın üstündeki etiket adeta kadındır. Kadın yani insan! “Anne” dediğimiz insanı satanlar, bütün haklarıyla kadını emtiaya dönüştürüp satanlardır.  Ruhu uyuşturulmuş kadının bedenini reklam ve pazar konusu yapanlar gücün sahibidir. Sistemin efendileri, görünmeyen muktedirlerdir. İşte buna yetecek gücü peyda edecek fikri bir büyüklüğe ve milletin kendine dönüş birlikteliğini sağlamaya ihtiyaç vardır. Ana babası olduklarımıza hükmeden, ana babalığı işlevsiz bırakan bu kudret gücünü paradan, yalandan, iktidarlardan almaktadır. Özünden kopmuş eğitim kurumları da ‘mevzuat gereği’ çürümeye çanak tutmaktadır.

Kara Fatmalar, aşsız Halil emmiler, niye çattınız kaşlarınızı? Canınızı sebil kılarak emanet ettiğiniz bu Anadolu’da kadını feministlerin şerrinden koruyacak, orta malı olmaktan men edecek hangi koruyucu yapınız var sizin? Ama sen hakları satmazsın, korursun değil mi? Sütçü İmam da hüzünlü durur makamında. Kadına ve bayrağa uzanan elin kırılmasını, cuma namazını hak etmenin ölçüsü saydı vaazında…

İnsan “ekonomik bir hayvan” ve kadın da bir “orta malı” ise sonucu budur. Sözde değişmez haklar üzerine kuluçkaya yatanlar, böylesine cins felaketlerin sorumlusu. Ya biz ne kadar sorumluyuz Allah aşkına? İstanbul Sözleşmesine üç-beş namuslu insandan başka kimin kılı kıpırdadı? Üniversitelerin, baroların, diyanetin, cemaatlerin, tarikatların, partilerin, İslamcıların, Milliyetçilerin, Halkçıların, benzeri kalabalıkların bu Bizans entrikasına, ahlaksızlığına acaba sesleri neden çıkmaz?

 

Küçük Devlet Olan Aile, Meşru Evlilikle Kurulur

Anlatmaya çalıştıklarım tahribin birinci evresi. İkinci evresinde çocuk var. Nasibi olanın dünyasını aydınlatan nurdur çocuk. Günümüzün kadını, duyguları ve cesedi katledildikten sonra, kariyer peşinde koşturur. Anneliği kariyerine hiç ilave etmeden… İhtiyacı artan insanlar, ilacı artan hastalar gibi, külfetli olurlar, ihtirasa bürünürlermiş. Egoizm egemen olunca insan, çocuğu da olsa fedakârlık yapamaz olur. Çünkü çocuk evliliğe/aileye bir yüktür. Çocuk ailenin elini-ayağını bağlayandır, kamburudur. Kaldı ki en ciddi meselemiz olan “estetik” gibi bir problemin de nedenidir. O halde çocuk ya az olmalı veya olmamalı.  “Ya anlaşamazsak yarın başımıza bela olmaz mı?” düşüncesi de var. Artık felsefecileri bilip, felsefe yapmak gerekmez. Hayatımız felsefenin de üstünde. Beğenmediklerimizin bile müridi olabiliriz. Dindar görünüp de Freud’u Şeyh edinebiliriz. Çıkar ve ihtiyacımıza uygun fetvayı kim verdiyse yerimiz onun yanı. Adam Simit’i, Russo’yu para konusunda kıbleye koymak da abes değil artık. Onları okuduk, diplomamızın içinde onlar da var ya! Diploma, şuurun tescil belgesi değil mi canım? Buna dönüşmek değil, gelişmek de diyebilirmişiz. Kıskananlara ders olsa bari!

Amerika’da doktora yapıp yurda dönen dosta “orada en çok neyi özlediniz?” soruma cevabı: “Çocuk sesini özledim”, olmuştu. Çok önemli bir tespit! Fabrikaları olmayan, belli sebeplerle kilit vuran toplumlar bir süre fakirlik çekerler ama yok olmazlar. Fakat “annelik” düşüncesi kirletilen kadınlar bir toplumu batırır.

Çocuğu, anne ve aile kurumuyla birleştirdiğimiz için, anne önemlidir. Devletsiz toplum, esir demekse annesiz bir toplum da perişandır, hastadır, yarınsızdır. Anne, çocuktur; çocuk, geleceğimizin nurudur. Anneyi ve çocuğu anlamak demek, milli bir eğitime yönelmek demektir! Çünkü şahsiyetimize, bilgi ve becerimize yön veren unsur, eğitimdir. İnsanı, insan olma ekseni içinde tanıyarak eğitmek, kadir bir toplumun sağlıklı uzvu haline getirmek zorunluluğumuzdur. Sağlıklı bir eğitim “varoluşun amaç” bilgisiyle başlar. Kendini süreç içinde faziletle yoğurmuş, kendi değerlerini içselleştirmiş, dünyadaki gelişmeleri anlamlandırıp bünyeye katan insan, toplumun sigortasıdır. Ancak bu insan hem kendini hem de milletini az gelişmişliğin, ahlaki zavallılıkların pençesinden kurtarabilir, koruyabilir.

 

Kalkınmanın, Kendimiz Olmanın Biricik Yolu, Gerçek Bir Milli Eğitimdir

Putlaştırılmış bir insan sevgisi, hayatı ve insanı doğru anlamak değildir. İnsanın insana sevgisi sıhhatli bir inanca bağlılığın devamı olmalıdır. Yaşama gücümüzü artırmamız için; ihtiraslarımızı, yanlışlarımızı azaltmalı, kendimizi ve toplumumuzu ilimle anlamalı, problemlerimizi iyi teşhis ederek çözmeliyiz. Bu da yine eğitim ve öğretimle ilintili bir meseledir. Eğitim, emperyal güçlerin etkisinden arındırılmış, gerçekle tanışmış, millî şuuru insanî değerlerle buluşturma zenginliğine ermiş olarak yapılmalıdır. Bu doğrultuda bizim için en uygun hayat tarzının değerlerimizden kopmadan sağlanması gerekir. Okumamız, kendimizin ve toplumumuzun fikri, fiziki, manevi problemlerini bilmemizi, bünyeye uygun çözüm üretmemizi gerektirir. Dertlerimizden, çaremizden kopan insan; ülkeye sadece maliyettir, külfettir, göçe hazır kayıp bir beyindir.

Bent, suyun tahribatına karşı veya ondan faydalanmak için amaçlarımız doğrultusunda inşa ettiğimiz bir tesistir. Bunu da bir hesapla yapar, projelendiririz. En uygun malzemeyi ve becerikli elleri seçer yapmaya başlarız. Ama kendi fikir, davranış, duygu felaketlerimizin önüne, yanlışların ve yanlışlarımızın önüne bir bent yapmayı nedense hep ihmal ederiz. Fikir, tecrübe ve duyguları düzenleyerek aksiyon enerjisine dönüştürmenin tesislerini ve örfünü bir türlü kurmayız. Yaban ellerden üstümüze salıverilen sellerin ve yellerin perü-perişan mağduru oluruz. Değerler bulanınca ve çözüm üretmeyince, insanımız milli kimliğinden sıyrılır. Helalini murdar hale getirir. Erkeğin erkekle, kadının kadınla evlilik ve münasebetlerini, kadının erkekle evliliğinden üst sayacak kadar insanlıktan kopan, fıtrata aykırı, feminist tuzaklarda değerlerini çiğneyen yapılar oluşur.  Bunlar, sebeplerine müdahale etmediklerimizin sonuçlardır. Vebali sorumlularındır. Zinayı kanunen serbest bırakma, suç olmaktan çıkarma suçu iktidarındır! Sonra da ‘bana ne’ diyenlerindir. Unutmayalım: insanın saadeti ve felaketi kendi “tanımı, tutumu, konumu” ile ilgilidir.

 

Kadın Anadır,  Yani “Devlet Ana!”

Kadının yönü, toplumların geleceğinin yönüdür. Kadına yön verenler, aileye, topluma da gerekli yönü vermiş olurlar. Günümüzdeki kurgu; kadın ekonomi içindir, ekonomi de kadın için! Ruhu felçli varlık, saadeti damakta arar. Kadın, şehvetperestlerin eskiyene kadar “aşkıdır”, ilahıdır. Eskiyince de paçavrasıdır. Parada şehvetin ve zulmeden gücün kokusu var. Arka yüzünde de kadının silueti…  Kimi kadın da bu oyunda mutlu! Aradığı mutluluk, reklam ve hâkimiyettir. El değiştikçe kazancı artan bir tefeci keyfindedir.

Paranın olmadığı dünyada da kadın egemen güç odaklarınca bir meta gibi pazarda servis ediliyordu. Yani geçmişte de gerçek şahsiyetine ve mutluluğa eremedi. Bunun sadece bir istisnası var. O da kadını, pazar ve mezardan kurtaran İslam’dı. Mensuplarına bile unutturulmaya çalışılan tek hakikat dini olan İslam! Kadın Onunla ana ve otorite oldu, alim oldu. Kadın, insanın düze çıkmasının saklı özlemiydi. Bu özlem Hz Peygamberin mesajıyla tedavi edildi. Kadın kocasıyla, koca karısıyla tamamlanır oldu. İşte o zaman bu insanlar ancak mutlu olabildiler. Medeniyet denilen vahşet, birilerinin “altın çağ” dediği hayvanlıktan ve öncesinden beslendi. Kadını, kimileri ortaya değişik kimliklerle sürdü. Kimileri de vitrinlerinde, sözde sanat için, kasaplık et halinde, hayası yüzülmüş olarak teşhir etti ve ettiriyor.

Bu kadar namus düşmanının müdahalesinden uzak kalabilmiş, hırpalanmamış kadın geçmişe göre daha geri çekildi ya da azdırtılanlar daha bir görünür kılındı. Kadınımsılar baskın hale getirildi. Ortaokul sıralarında dahi başlayan aşk-meşk işleri, lise, üniversite ve sonrasında çığırından çıkarak yaygınlaşmış durumda. Sevgilisiz olmak, ayıptır, çirkinliktir, korkaklıktır. Yapılan diziler, toplumun ahlaki yapısını hedef alarak bu noktaya getirdi. Utanç verici suçların yaşandığı ülkelerde dahi medya ve basın bizim ülkemiz kadar aileye saldırıda pervazsız olamadı. Hükümetler ve RTÜK, pınara elekle gider oldular. Lafı çok, tedbiri yok hallerini hep gördük. Sözde bizde de basın ve yayın ilkeleri vardı. Sadece var! Yetmez mi? Çiğnemek için kanun da anayasa da var!

Çok tahrip edildiğinden dolayı kadın cezbetmiyor, gönül mekânını ısıtmıyor. Bedeni, sesi, kahkahasıyla sokakta! Ancak mahremince görülebilen yerlerin hepsi sokakta görülebiliyor. O halde evlilik bile yoz. Sadece bir kısmıyla nesli devam ettiriyor. Nesil var fakat nesebi su götürür halde. Allı pullu podyuma çıkartılanlara özenen ve dikkatleri üzerine toplayıp, yiyici bakışlarla teması kirlenme saymayacak kadar duyarsızlaşmış, gafil veya keyifli bir azınlık. Kadın da erkek de keyifli! Biri arzularını tatminin, diğeri kazancının keyfinde! İstisnaları var tabi ki.

 

İnanç ve Eğitim; Şahsiyet Kazanmanın, Meşru Hayatın Biricik Kılavuzudur

İstisna, müstesna ile kabil. Müstesna kalmanın temel dayanağı din ve onun cüzü olan güzel ahlâktır. Tek ve ekmel din olan İslam. Bugün İslam, yaptıklarımızın değil uzaklaştıklarımızın, reddettiklerimizin adı olmuş. Rab’siz ve rahmetsiz bir yola girmenin sonucudur olanlar. Takva kadını imkândır, sığınaktır. Bağışlanma, arınma, onunla yücelme yolu var. Umudumuzdur, diğer yarımız olan varlıktır kadın. Varlıktır ama yaratılma. Mahlûk, Halik olabilir mi haşa? Ne erkek Tanrılarımız ne de kadın Tanrıçalarımız olmadı. Bunlar şirk toplumunun, çökmüş ahlakının yeni ambalajlarla çağın mabetlerine, algı için servis edilen konulardır.  Ruhları ve bedenleri doyurmak, var edicisinin emri üzere yaşamakla mümkün. Bu bağlılığın körelmesi, unutulması, unutturulması bizi kendi konum ve tanımımızdan uzaklaştırır. Konumumuz “eşrefi mahlûktu”, şimdi “en şerli-mahlûk” kılınmak isteniyoruz.

İşte bunun için kıble düzeltmenin biricik yolu, bizi yaşama gayemizle buluşturacak eğitimdir. Eğitimle beden ve nefis, ruhun ve aklın yörüngesine, mukayeseli öğrenmelerle davet edilir. Eğitim, bir edep amelesidir. Haddini bilme, halini düzeltme işidir. Haya ile edep, varlığımızın her türlü hırsızlarına karşı savunma mekanizmamızdır. Hayâ, imandandır. İnsanın üçüncü ve temel boyutudur. İnsan kalma hududumuzun ağırlık merkezi, nirengi noktasıdır. İnsanlık dairemizin orijin noktasıdır. Daire, faaliyetlerimiz; eksen, hayâmızdır. Dairedeki bütün noktaların eksenin merkezine mesafesi eşittir. Daireyi yani faaliyeti büyütmek, halden sapmayı gerektirmez. Sadece külfeti ve nimeti artırır. İşte bu değişmezliğin adı şahsiyettir. Onu aramalı ve onu inşa etmeliyiz. İyi insan olmak amacımız olmalı ve başarıların altın tacı olmalıdır. Sadece başarı, gereklidir ama yeterli değildir.

 

Kadın, Bizim Malımız Değil, Vatanımızdır!

Kadın meskendir. Sevginin, bedenin, ruhi huzurun… Kadın bahçedir, çiçekleri derdest eden. Gıdamız olan meyvelerin bağ üstadıdır. Çoraklaşmamızın ziraatıyla uğraşanlar, toplumumuzu tahribe yönelenler, boşuna kadını hedef almadı. Hedef kadınımızdır, ailemizdir, yarınımızdır, devletimizdir. Kadının; anamız, bacımız olduğunu ve aileyi unutmayacağız. Bizim ana hamurumuz O’dur! Kadın, küçük devlet olan ailenin merhametli bir hakanıdır.  Neyi ihmal ettiğimizi bir daha iyi düşünelim. “Sizin en hayırlınız (eşine yardımcı olanınızdır!) ve (insanlara en faydalı olanınızdır!”) öğüdü unutamayacağımız kıymettedir.

Sonuç olarak: Ülkenin başına belâ olan şeyler bizim de başımıza belâdır. Bu ülkenin kaybedecek zamanı, insanı, imkânı yoktur. Müslümanlığımıza ve Türklüğümüze halel getiren cehaletin, kanunların ve ecnebi emri olan sözleşme felaketlerinin tashihi gereklidir. Doğumdan sünnete, nişandan düğüne ve diğer bütün günlerimizi meşru olanla temize çıkaracak bir tashihe ve sıhhatli bir örfe ihtiyacımız vardır. Kara bulutlara gark olmuş dünyamızın ümidi olabilecek milletimiz ve davamız var. Bu sevincimizdir. Biz bu davayı yarım asırdır hep haykırdık: “Milletim Uyan!” diyerek. Ne olur bu haykırışı siz de yanınızdakine fısıldayın. Millet kalarak devletimize sahip çıkmanın mücadelesindeki yerinizi almaya davet ediyoruz. İşgal altındaki ülkeleri unutmayın ve bize bir şey olmaz demeyin! İçi ve beyni bu ülkenin lavlarıyla yanan, bekâ konusunu dava edinen insanlara siz de destek olun!

İmanınla, kültürünle diril, özentiden kurtar kendini, gençliğini-yaşlını-kadınını ve kurtar ezilenleri! Sahip çık insanlığa! Ufkumuzda seyreden güzellikle; kadını başımıza altın tac, çocuğu yarınımıza ilaç kılacak güne şimdiden merhaba diyoruz.

 

Yorum Yapın

Navigate