Türkiye ve İslam Ülkeleri için Tek Yol; İslam Rönesans’ı

İslam, devlet yönetiminde nasıl bir siyasi sistem öneriyor?

İslam dinine mensup olanların yoğun olarak bulundukları coğrafyada farklı yönetim modelleri ile birçok devlet vardır. İslam ülkelerinde yönetimde olanları İslami görmeyenlerin mevcut yönetimleri devirerek İslam devleti kurmak ve Müslümanları tek çatı altında toplamak gayesi ile çeşitli teşekküllerin ortaya çıktığı görülmektedir. Örgütün baş tarafında olan İslam kelimesi dışında İslam’la hiç ilgisi olmayan, fikir ve zihinlerini emperyalizmin çarpık düşünce yapısı ile doldurarak hareket metotları geliştirenlerin varlığı Müslümanlar için ciddi bir problemdir.     

İslam nasıl siyasi bir model öngörmektedir?

Kur’an-ı Kerimde namaz, zekat, hac, oruç…ibadetlerle ilgili birçok ayet vardır. Peygamber Efendimizin de bunların edası ile ilgili sözlü ve fiili uygulamaları teferruatlı bir şekilde anlatılmıştır. İbadetlerle ilgili emir ve yasaklar açık bir şekilde beyan edilirken siyasi bir sistem olarak yönetim şeklinin nasıl olması gerektiği ile ilgili emir ve yasaklar da Kur’an ve sünnette vaz edilmiş midir?

Siyasi bir sistem olarak devlet başkanının ve yöneticilerin seçilmesi, amme müesseselerinin teşekkülü ile ilgili takip edilecek yöntemler belirlenmiş midir?

Yönetim tarzı zamanın şartlarına göre değişebilir mi yoksa statik bir yapıya sahip olduğundan değişime kapalı mıdır?

Tarihi seyri içerisinde olayları değerlendirir, doğru yorumlarla Müslümanlara rehberlik yapılırsa siyaset üzerinden İslam’ın istismar edilmesi ve İslam üzerinden de terör gruplarının oluşması önlenmiş olur.

Kur’an, devlet başkanlığı için şartlar belirlemiş midir?

Kur’an’da devlet şekli veya teşkilatı hakkında herhangi bir ayet yoktur. Kur’an’da ve hadislerde genel kurallar olarak; istişare, adalet, iyilikle emretmek, muamelat konuları ele alınmış, birkaç hususta da hukuki kaideler belirtilmiştir. Devlet başkanlığı, devlet başkanında bulunması gereken şartlar, bu kişinin görev ve sorumlulukları gibi konularda ise ayrıntılı hükümler yer almamıştır.

İslam, Kur’an ve sünnetin belirlediği ölçülere uyan ve zamanın ihtiyaçlarına göre de çözüm üreten bir devlet şekli istemektedir. Devletin yapı ve şekline ait müşahhas hiçbir şey vazetmemesinin hikmetini islamiyet’in bütün insanlığa ve zamanlara hitap etmesinde aramak gerekir.

“Resûl-i Ekrem hayatta iken hem peygamber olarak Allah’tan aldığı vahyi insanlara tebliğ etmiş hem de müslümanların dünyevî işlerini düzene koymuş, hukukî ihtilâflarını çözümlemiş, ahlâk bakımından onları eğitmiş, siyasî birliğin tamamlanmasından sonra devlet başkanlığı ve ordu kumandanlığı görevlerini üstlenmiştir. İslâm âlimleri Hz. Peygamber’in vefatıyla peygamberliğin sona erdiği, buna karşılık toplumun idaresiyle ilgili diğer işleri bir kişinin üstlenip bunları tek başına veya bazı görevleri yetkili şahıs ve mercilere devrederek yürütmesi, böylece müslümanların düzen içinde yaşamasını temin etmesi gerektiği üzerinde görüş birliğine varmışlardır. (1)

“İslâm dini, müslümanların nasıl bir siyasî organizasyon içinde kimler tarafından yönetileceği konusundan ziyade ehil olanın iş başına gelmesi, onun da hak ve adaleti hâkim kılması, ferdî ve uhrevî sorumluluk taşıması, Allah’ın huzurunda hesap vereceğinin bilincinde olması, kötülük, haksızlık ve zulmü önlemesi, katı ve baskıcı olmayıp insanlarla istişare ederek iş görmesi gibi temel esaslar üzerinde durmuş, kişilerin böyle bir dinî ve ahlâkî yetişkinlikte olmasına öncelik vermiştir. Esasen üst bir kurum olan devletin yönetim biçimi ve siyasî yapılanma konuları toplumların gelenek, kültür ve sosyal değerleriyle yakından ilgili olduğundan İslâm dininin bu konularda ayrıntıya girmemesi onun temel niteliklerinin tabii gereğidir.” (2)

Hz. Peygamber’in vefatından sonra vahyin ilk muhatapları ve Peygamber Efendimizin yakın arkadaşlarından ilk dört halifenin yönetime geliş usulleri ve yönetim tarzları sonraki dönemlerde referans alınarak değerlendirilmiştir. Peygamber Efendimizden sonra devlet başkanlığına gelişlerde;

“Kur’an’ı iyi bilen müslümanlar kral seçmediler. Bu krallık rejiminin mecbur olmadığını gösteriyordu. Hz. Ebu Bekir Hilafete çok dar bir zümre tarafından seçilmiştir. Bu klasik kamu hukuku açısından aristokratik bir sistem olarak değerlendirilir. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer’i tayin etmiştir. Hz. Osman’ı bir şura seçmiştir. Hz. Ali ve Hz. Muaviye dönemi halk demokrasisi niteliğini taşımaktadır. Devlet başkanlığına gelişlerde biata riayet edildiği için İslam Devletinin despotizme kapalı olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Netice olarak denilecek şey İslam devleti insan idrakinin anlayamayacağı ölçüde bir elastiki yapıdadır. Devlet şekli devrin icaplarına, ümmetin durumuna, kültür seviyesine, siyasi şartlar, coğrafyanın ve zamanın imkan ve zaruretlerine göre belli edilir.” (3)

İlk halife seçimleri farklı usullerle yapılmış olmasına rağmen, sahabeden bu konuda Kur’an ve sünnete uymuyor gibi bir gerekçe ile ciddi bir itiraz gelmemiştir.

Hz. Ebubekir (RA) halife seçildiğinde yaptığı konuşma halife ile ümmet arasında sözlü olarak yapılan bir anlaşmanın belgesi durumundadır. İslam alimleri daha sonraki dönemler için de bu kaidenin geçerli olduğunu belirtmişlerdir. Hz. Ebubekir (RA) şöyle seslenmişti:

“Allah’a ve Resulüne itaat ettiğim müddetçe bana itaat edin. Eğer Allaha ve Resulüne isyan edersem bana itaat etmeniz gerekmez.”

Bu ilan açıkça göstermektedir ki, Hilafet müessesi Halife ile ümmet arasındaki anlaşmaya dayalıdır. Bu anlaşma da, Halife’nin, Allah (CC) ve Rasül (SAV)’e tam olarak itaat etmesi ile ilgilidir. Halife, Allah (CC) ve Rasül (SAV)’e itaat ettiği müddetçe ümmet de halifeye itaat eder. Eğer halife açısından itaat bağı kopar ise, ümmet için halifeye bağlılık kalmamıştır. Çünkü o kişinin halifelikle de bir ilişkisi kalmamıştır.” (4)

Allah adına hiçbir kimse tasarrufta bulunamaz

Siyasi çalışmalar ve buna bağlı olarak devlet yönetimi gündeme geldiği zaman, Müslümanların liderinin kim olacağı, nasıl seçileceği, görev ve yetkilerinin neler olacağı hep tartışılmıştır. Tartışma konularından bir tanesi de hilafettir. Halifesi olmayan bir devlet yönetiminin İslami bir yönetim sayılamayacağı anlayışı Müslümanlar arasında yayılmaktadır. Hilafet bir inanç konusu değildir. Hilafetin olup olmaması ile insanların ne imanları artar ne de dinden çıkarlar.

İslam devletinin başkanlığı için kullanılan ünvanda da birlik yoktur. Halife, melik, imam denebileceği gibi çağımız yazarlarına göre devlet başkanı tabiri de kullanılmaktadır.

Müslümanların başına halife getireceğiz diye inanan insanların birbirleri ile savaşa girmelerini, birbirlerini öldürmelerini Kur’an’ın hangi ayetleri ile izah edebiliriz? İnsanlara dünya ve ahiret saadeti vaad eden bir dinin mensupları, insanları İslam’a çağırma yerine neden siyasi bir makam için terörü tercih ederek olumsuz bir islam imajının oluşmasına sebep olmaktadırlar? Maalesef kelimelere yüklenen manalarla kavramların içleri boşaltılmakta, şekilden öteye geçemeyen bir anlayışla dinimizi yaşamaya çalışmaktayız.

Sözlükte hilâfet, “bir kimsenin diğerinin yerini alması, onu temsil etmesi, onun salâhiyetlerini kullanması” manasına gelir.  Kur’an’da hilafet kelimesi yer almamaktadır. Halife kelimesi ise bugün kullanıldığı ve siyasi bir kavram olarak yüklenilen manası ile geçmemektedir.

İnsan dahil hiçbir varlığın Allah Teâlâ’yı temsil etmesi, O’nun yerini alarak tasarrufta bulunması mümkün değildir. Âdem’in ve neslinin halifeliği, Allah’ın mülkü bulunan yeryüzünde O’nun iradesine uygun yaşamak ve talimatı doğrultusunda tasarrufta bulunmaktan ibarettir.

“Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamd ederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz.” demişler, Allah da, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” demişti.” (Bakara 30) Bu ve benzeri diğer ayetlerde geçen halife tabiri günümüzde anlaşıldığı gibi siyasi anlamda değil insana verilen değer ve şeref manasında kullanılmıştır.

“İnsanoğlu Allah’a kul olsun diye yaratılmış, yeryüzündeki çeşitli nimetler de bu maksadı gerçekleştirsin diye ona tahsis edilmiştir. İnsanoğlu kendisine verilen imkân ve nimetlerin Allah’ın mülkü olduğunu, bir amaca ve şarta bağlı olarak kendisine emanet edildiğini, bunlar üzerinde sahibinin irade ve rızâsına uygun bir şekilde tasarruf etmekle (hilâfet) yükümlü bulunduğunu bilecek ve bu şuur içinde davranacaktır.

Özel (siyasî) hilâfet, Kur’ân-ı Kerîm’de bu isimle bulunmayan, Hz. Peygamber’den sonra ihtiyacın ortaya çıkardığı bir kavram ve kurumdur. Siyasî anlamda hilâfet fonksiyonunu üslenenler için Kur’an’da kullanılan tabir “ülü’l-emr”dir (Nisâ 4/59).

Hz. Ebû Bekir, devlet başkanlığı bakımından Resûlullah’ın yerini aldığı için (bu sebeple) kendisine “Resûlullah’ın halifesi” denilmiş, Hz. Ömer’den “Resûlullah’ın halifesinin halifesi” diye söz edilmiş, bu zincir uzayıp gideceği için daha sonra yalnızca halife kelimesiyle yetinilmiş, bu arada siyasî halife “emîrü’lmü’minîn, imam” gibi unvanlarla da anılmıştır. Allah’ın kullarından, fert olarak değil de toplu olarak istediği, onları topluluk olarak yükümlü kıldığı vazifeleri yerine getirebilmek, ferdin halifeliği yanında ümmetin halifeliğini de hayata geçirebilmek için siyasî teşkilâtlanmaya ihtiyaç hâsıl olmuş; bunun zaruri sonucu olarak da fertler, yetkilerinin ve sorumluluklarının bireyi aşan tarafını –şartlı olarak– içlerinden lâyık olan birine devretmişlerdir. Halifeye verilen itaat sözü (biat), onun Allah’ın emir ve yasaklarına (hukuka, göreviyle ilgili dinî hükümlere) uygun davranması şartına bağlıdır.” (5)

İlk halifelerden Hz. Ebû Bekir (RA) ve Hz. Ömer’in (RA), kendilerine Allah’ın halifesi diye hitap edilmesine tepki göstermişler, Allah’ın değil Resûlullah’ın halifesi olduklarını beyan etmişlerdir.

Devlet Başkanlarında Aranan Şartlar

“Müslüman toplumlarda devlet başkanlığına hilâfet denmesi, halifenin risâlet görevi hariç Hz. Peygamber’in yerine geçerek onun dünyevî otoritesini temsil etmesi, yeryüzünde dinin hükümlerini uygulamak, dünya işlerini düzene sokmak üzere Allah’ın yeryüzündeki hâkimiyetini veya bütün müminlere ait olan hilâfet ve yetkiyi temsil etmesi gibi sebeplerle açıklanır. Dolayısıyla bu makamdaki kişiye “halîfetü Resûlillâh” da denilmiştir” (6)

Kur’an da devlet şekli veya teşkilatı hakkında herhangi bir ayet yoktur. İslam, Kur’an ve sünnete uyan, zamanın ihtiyaçlarına göre ortaya çıkan bir devlet şekli istemektedir. Her ne kadar devletin yönetim şekli açık olarak belirtilmese de yönetimde uyulacak genel kaideler bildirilmiştir. İslam alimleri de bu genel kaidelerden hareketle devlet başkanında aranan şartları ve yönetim esaslarını eserlerinde yazmışlardır.

“islam bilginlerinin amme hukuku üzerinde fazla durmamış olmalarının, İslamiyet’in belli bir devlet şekli vazetmemesinden ileriye geldiğini sanıyoruz. Her ne kadar islam bilginleri belli bir devlet şekli vaz edilmemesine rağmen amme hukuku üzerinde çok durmamışlarsa da devlet başkanlarının hangi özelliklere sahip olması gerektiği titizlikle incelenmiş, ümmetin kaderi devlet başkanlığı makamında bulunanın şahsiyetine sıkı sıkıya bağlı olduğu kabul edilmiştir.

Ehl-i Sünnet alimlerinin çoğu devlet başkanlığına, fazilet ve liyakatçe en ileri olanın gelmesi üzerinde durmuştur. En üstün insanın seçilmesi ilke olarak kabul edilmiştir. En üstün insan seçilmezse, durumun ne olacağı uzun uzun tartışılmıştır. Bu konuda Eş’ari: “Efdal varken mefdûlün imameti caiz değildir, zira insanların efdale inkıyad etmeleri daha çok mümkün ve ona biat edilmesi hususunda fikir birliği daha kolay görünüyor”  demiştir.   

Maverdi, seçecek kişilerde ve halifede bulunması gerekli şartları sıralamıştır. Ona göre; devlet başkanını seçecek olan ehl-i hal ve akd kimselerin haiz bulunmaları gereken özellikler ve şartlar şunlardır:

  1. Adaleti mutlaka, b. Devlet resinde bulunması gereken vasıfları temyiz edebilecek kadar bilgi, c. Rey ve hikmet, d. Müslüman olma, e. Akıl baliğ olmaHalifelik(İmamet) makamındaki kimseler için de şu özellikler bulunmalıdır:Her yönüyle adil bir kimse olmalıdır b. Yapacağı görevlerde içtihat edebileceği bir ilmi olmalıdır c. Uzuvları sağlam olmalıdır d. Halkı sevk ve idare bilgisi olmalıdır.”  (7)

 

“Ehl-i sünnet, ilk dört halifenin belirlenmesinde takip edilen usule bakarak sınırlayıcı olmamak üzere iki yol ortaya koymuştur: Seçim, ahd veya istihlâf. İlkinde halifeyi İslâm toplumu veya ehlü’l-hal ve’l-akd denilen belirli niteliklere sahip kimseler, ikincisinde de bazı şartlarla iş başındaki halife seçer. Sonraları buna üçüncü bir yol eklenmiştir ki o da zor kullanarak iktidarı ele geçirenlerin belirli şartlarla meşrû yönetici olarak tanınmasıdır.

Aynı anda iki halife seçilebilir mi?

İmamet konusunda dikkate değer bir tartışma da aynı anda iki halifenin bulunup bulunamayacağı meselesidir. Başlangıçta gerek Şîa gerekse Ehl-i sünnet aynı anda ancak bir devlet başkanının olacağı görüşündeydi. İmâmiyye Şîası’nda tayinle belirlenen bir tek imamın mevcudiyeti karşısında iki imamdan bahsedilmesi esasen mümkün değildir. Sünnîler de Sünnî-Abbâsî hilâfetinin Şiî-Fâtımî imâmetiyle tehdit edilme tehlikesi karşısında hilâfetin tekliğine daha fazla sarılmışlardır. Fakat daha sonra Fâtımî tehdidinin bertaraf edilmesi ve Abbâsîler için bir tehlike oluşturmayan Endülüs Emevî Devleti’nin kurulması üzerine bazı Sünnî âlimler (meselâ Abdülkāhir el-Bağdâdî), arada bir deniz bulunması durumunda aynı anda iki halifenin mevcut olabileceğini kabul etmişlerdir. Zeydîler de başlangıçta aynı anda sadece bir imamın mevcut olacağını söylerken III. (IX.) yüzyılda biri Yemen’de, diğeri Taberistan’da iki Zeydî imamın ortaya çıkması karşısında belirli şartlarla iki imamın mümkün olabileceğini kabul etmişlerdir. Her iki tavır, hem Sünnî hem Şiî muhitlerinde yönetim teorisinin mevcut siyasî duruma göre yeniden şekillendirilmesinin tipik örnekleridir.

İmâmet kurumu çerçevesinde en fazla tartışılan diğer bir mesele devlet başkanında bulunması gereken nitelikler olmuştur. İmâmiyye Şîası, imamların masumiyeti teorisini geliştirmiştir. Onlara göre böyle bir tayini haklı ve gerekli kılan en önemli sebep imamların günahsız olmasıdır. Masum bir imamın ümmet veya ehlü’l-hal ve’l-akd tarafından seçim yoluyla veya mâsum olmayan bir halife tarafından veliaht tayin edilmesi suretiyle belirlenmesi söz konusu değildir. İmâmiyye’nin bu mâsumiyet anlayışı Allah adına hükmeden, yorumlarda bulunan teokrat bir yönetici, dolayısıyla bir teokrasi anlayışı ortaya çıkarmaktadır.

Devlet başkanı masum mudur?

Ehl-i sünnet de devlet başkanının masum olduğunu kabul etmez. Onlara göre devlet başkanı, dinî ve hukukî sorumluluk ve işgal ettiği konum açısından diğer insanlardan farklı bir mevkide değildir. Hz. Ebu Bekir’in halife seçildikten sonra kendisine “halîfetullah” diye hitap edilmesine razı olmamasının arkasında, şahsına insanüstü bir özellik atfedilme ihtimalini reddetme düşüncesi vardır.

Sünnî hukukçular tarafından üzerinde çokça durulan bu konu, aslında devletin hukuk ve adalete dayanıp dayanmaması açısından önem kazanmaktadır. Bu noktada, böyle bir halifeye mutlaka karşı çıkılmasını ve gerekirse silâh kullanılmasını zaruri gören Hâricîler bir ucu, sadece nasihat edilmesini ve etkili olmadığı takdirde karşı çıkılmayıp sabredilmesini ileri süren Mürcie diğer ucu temsil eder. Çoğunluk bu iki uç arasında yer alır ve adaletten ayrılmakla meşruiyet temelini kaybeden devlet başkanının değiştirileceğini belirtir. Ancak bunun nasıl yapılacağı açıklık kazanmış değildir. Şâfiîler, devlet başkanının adaletten ayrılmakla sıfat ve yetkilerini kendiliğinden kaybettiğini söylerken Hanefîler bunun ancak bir azil işlemiyle mümkün olabileceğini belirtirler. Azlin gerçekleştirilmesi sırasında silâha başvurmak ise fitneye sebep olacağı ve daha fazla zarar doğuracağı için genelde kabul edilmemiştir.

Gerek tayin usulü gerekse bulunması şart koşulan nitelikler açısından değerlendirildiğinde görülür ki Sünnî hilâfet teorisiyle Şiî imâmet anlayışı arasındaki temel fark, Sünnî halifelerin meşruiyetleri İslâm toplumunun rızasına dayanan, insan üstü vasıfları olmayan, ferdî çabayla elde edilen bilgi ve liyakatle toplumu yöneten ve icraatından dinen ve hukuken sorumlu tutulan sivil bir yönetici olmalarına karşılık Şiî imamların meşruiyetlerini Allah tarafından seçilmesinden alan, ilâhî nur ve bâtıni bilgil1erle desteklenen, her türlü günahtan arınmış ve toplumu hem siyasî hem dinî açıdan yöneten ve yönlendiren, dinî ve hukukî sorumlulukları bulunmayan, âdeta insan üstü siyasî-ruhanî bir lider kimliğine sahip olmalarıdır.” (8)

İslam Devleti hukukidir

“Gerek akabe biatları, gerek Medine’de ilk İslam devleti kurulurken gayrimüslimlerle yapılan anlaşma İslam devletinin hukukilik esasına göre teşekkül ettiğini bize göstermektedir.

İslam tarihini incelediğimizde ihtiyaçlar zuhur ettikçe, İslam dünyasına yeni bölgeler katıldıkça, İslam devletinde yeni düzenlemeler yapıldığını görüyoruz. Bu düzenlemelerin bir kısmı İslam devletinin tabiî gelişmesiyle veya Müslümanların içtihatlarıyla olmuş, bir kısmı da dışarıdan alınmıştır. Kur’an ve sünnetin hüküm getirmediği konularda, İslam’ın insan ve adalet anlayışlarını incitmediği, hatta bunları takviye ettiği durumlarda yabancı devletlerden, müessese ve kamu yönetimi ile ilgili yasaların iktibasında Müslümanlar haklı olarak bir sakınca görmemişlerdir.

Devletin veya devlet başkanının görevi kanun yapmak değil, kanuna bizzat uymak ve tebayı bizzat uydurmaktır. İslam hukuku bize aşırı bir hukuk örneği vermektedir. Kişinin hakları ne devletin ne de halife veya hükümdarın ürünü değildir. Kur’an’ın, sünnetin ve meri hukukun ürünüdür.” (9)
Türkiye Ve İslam ülkeleri için tek yol; İslam Rönesans’ı

İslam’ın temel kaynaklarını kendilerine rehber edinen ve onlardaki esaslara göre yönetim anlayışı geliştiren Müslümanlar kısa zaman içerisinde Türkistan’dan Atlas okyanusuna kadar geniş bir alanda İslam’ın yayılmasına vesile olmuşlardır. Matematikten tıpa, astronomiden felsefeye kadar birçok alanda verdikleri eserler ve yetiştirdikleri ilim adamları ile insanların kararan dünyalarına ışık olmuşlardır. Kilisenin baskısından bunalan insanlara kurtuluş ümidi olmuşlardır. Beşeri ve sosyal ilişkileri ile toplumlara önder olmuşlardır. Huzurun ve refahın İslam’da olduğunu yaşayışları ve yönetim ilkeleri ile göstermişlerdir.

İslamiyet şuurla izlenen bir yol olmaktan çıkıp da alışkanlık haline dönüşünce Müslümanlar medeniyetlerinin temelindeki dinamizmi yitirmişler ve kültürlerinde yozlaşma başlamıştır. İslam’ın dünya insanlığına tebliğ edilmesi ve geniş bir alanda yayılması için yapılan çalışmalar maalesef iç çatışmalara dönüşmüştür. Müslümanlar bırakın başkalarına örnek olmayı kendi içlerinde barışı sağlayamadıklarından acınacak duruma düşmüşlerdir. Yönetim anlayışında ve yönetim esaslarında kendilerine rehberlik yapacak temel kaynaklar olmasına rağmen bu kaynaklardan uzaklaşılarak gayri ahlaki ve gayri insani sistemlerin benimsenmesi Müslüman toplumlarda buhranın baş sebebi olmuştur. Müslümanların en çok okudukları yüce kitabımız Kur’an’ı anlamamaları, yaşayan Kur’an olan Peygamber Efendimizin sünnetinden habersiz olmaları, icma, kıyas, mesalihi mürsele, islama ters düşmeyen örf gibi temel kaynaklarımızın ihmal edilmesi islam düşmanlarının yeni yeni fitne tohumlarını Müslümanlar arsına rahatça atmalarını sağlamıştır. İslami bir devlet kuracağız iddiası ile Hilafet ve islam sancağı altında Müslümanları toplama gayreti İslam’dan çok İslam’ı ortadan kaldırmak isteyenlere hizmet etmektedir. İslam devleti adı altında yapılan çalışmalar Müslümanların birliğini sağlama yerine Müslümanlar arasında ayrışmanın, yeni savaşların, kan ve gözyaşlarının akmasına sebep olmaktadır. Bugün, yeryüzü Müslümanlarının vebal altında kalmasına sebep olan bu hazin durum, Müslümanlara onursuzluk, yenilgi, bunalım ve pişmanlık getirmektedir.

İslâm dünyasının akılını başına toplaması için vakit tükenmektedir. Bu makus talihin bir an önce ve kesinlikle yenilmesi şarttır. Sonuç olarak Türkiye Ve İslam ülkeleri için bir tek yol kalmaktadır. O da İslam Rönesans’ıdır. Kısacası Müslümanlar çağın gerisinde kalmış toplumsal ve medeni yaşayışlarını bir an önce, ıslah etmek mecburiyetindedirler. Alışkanlıklarımızdan biran önce sıyrılarak İslami şuurumuzu yeniden kazanmak için İslam’ın temel kaynaklarına biran önce dönmek gerekmektedir.

  • Casim Avcı, İslam Ans. C.17, Hiafet maddesi
  • Casim Avcı, İslam Ans. C.17, Hiafet maddesi
  • Mehmet Niyazi, İslam Devlet Felsefesi, S.48-53
  • Mevdudi, çev. Süleyman Akyüz, İslami Kavramlar, S.199
  • Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, C.1
  • Casim Avcı, İslam Ans. C.17, Hiafet maddesi
  • Mehmet Niyazi, İslam Devlet Felsefesi, S.88- 91
  • Mehmet Akif Aydın, İslam Ans. C.22, imamet maddesi
  • Mehmet Niyazi, İslam Devlet Felsefesi, S.152

 

2 Comments

  1. Teşekkürler Hüseyin bey hocam. Harika bir inceleme. Günümüz yönetim sisteminin adalet, hak adına yararlanacağı bir çalışma.

  2. Mustafa Koçak. Reply

    Teşekkürler Hüseyin bey. Güzel bir çalışma. Allah mesainizi bereketlendirsin. İslam dünyasını ve insanlığı eşref i mahluk olarak yaşatacak, yaratılmışın hakkını teslim edip adaleti sağlayacak yönetim anlayışlarının ortaya konup geliştirilmesi ve müessir hale getirilmesi hayati bir ihtiyaçtır. Bu konuya katkı sunan düşünce erbabına rabbim yardım etsin.

Yorum Yapın

Navigate