ADANMIŞLIĞIN GÖLGESİNDE FETHE VE ZAFERE DAİR…

Tespih şıkırtılarının artırılmasıyla daha fazla dindar olunacağı zannının hüsnü kabul gördüğü bir toplumda, yeni bir aydınlanma çağı için nitelikli Rönesans çalışmaları başlatmak hiç de kolay bir iş değildir. Geleneğin o kadim engizisyonuna yaslanan egemen aforozcuların hışmına uğramak, hakikat yolunda mitolojik esaretten kurtulup en hakiki hürriyeti elde etmek isteyenlerin apacı yazgıları olagelmiştir hep. Yeniçağ müjdecilerinin yürüyeceği yol, büyük ıstırap mevsimlerinden adeta baldıran zehri içercesine pıtraklı fikir arazilerinde yalın ayak, yalın yürek yürüme cesaretiyle daha da genişleyecek ve bu kudretli cesaret yüksek iman ile o beklenen milli kültür şahlanışı, ilmin ve hikmetin rehberliğinde fetih ruhunu yitirmeksizin yeniden gerçekleşecektir.fatih

Fetih ideali, davaya adanmışlıkla yaşatılır evvela. Bir adanmışlık timsali Fatih’i düşünelim biraz da. O, kutlu hedefe yürümekten başka bir şey düşünmeyen, vakti heba edecek ve kalbi köreltecek nice eğlencelerden yüz çeviren genç adamın yüreğindeki cesaretini esaret kabul etmez bir ruhun en güzel ifadesi bilelim her daim. Fatih olmak, vizyoner ve aksiyoner düşünceyi diri tutmakla mümkün. Sadece kendi kaynaklarına alaka duymak gibi bir megalomanizme savrulmadan Büyük İskender’in ve Roma imparatoru Jül Sezar’ın tüm hikâyelerini okuyarak zihin dünyasını zenginleştiren o kudretli adamın çağları aşan fikriyatını ruha yepyeni bir esin kaynağı kılmak, gerek Büyük fetihler kudretli Fatihlerin işidir. Saray dalkavukları ve fikir hokkabazlarının ihtiraslı heveslerine doğru yelken açan aymazların işi değildir.

Fikren köleleşmeyi peşinen kabul etmiş bir insan için düşünce hürriyetinin ya da ehliyetinin ne önemi var. Hür tefekkürün önünde hangi basmakalıp düşünce sonsuza kadar  yaşama imkân ve ümidine sahiptir. Anlama yeteneğini aşan her şeyi kınamakla herkesten daha önde koşan nice zorbalar gelip geçti şu dünyadan. Nice üstün fikir ademe mahkûm edildi, nice ehli fikir darağaçlarına çekildi. Hakikati değersizleştirmeye yeltenenlerin silinip gitmesi mukadder, hak uğruna tüm hayatını feda edenlerin ise kök salması en büyük zaferdir.

Zafer, tırnak anlamındaki “zufur” dan gelir. Kuşun tırnağı onun en güçlü silahı olduğuna göre gücü muhafaza etmeden zafere ulaşılamaz diyebiliriz. Gücün, öçle değil güçle muhafaza edilmesi iman ve vatan davasında yol alan her hakikat erinin en temel prensibidir. Zafere giden yol merhamete ve adalete giden yoldur. Her teknolojik imkân ve kabiliyet gücün hak için seferber edilmesine bir vesiledir. Vesileleri birliğimizi ve dirliğimizi kuvvetlendirecek bir fırsat olarak görmezsek eğer payımıza zafer değil hezimet düşer hep. Muhteşem mazimizdeki üstün zaferlerin büyük sırrı işte budur. Biz etle tırnak olmayı başardığımızda daha nice zaferler bizim olacaktır. Devletin çürütülmesine milletin yok edilmesine gönlü razı gelmeyenlerin destansı mücadeleleri bugünün ve yarının en büyük zafer müjdesidir.

Etle tırnak olmak aynı zamanda akıl-gönül ilişkisini dengede tutmak anlamındadır. Keramet kılda mı akılda mı? Çember sakallı meşhur bir molla, Allah resulünden bir saç teli alıp sarığına takan Halid bin Velid’in bu vesileyle girdiği bütün savaşları kazandığını anlatmayı marifet zannediyor. Okuduğu her rivayeti dosdoğru zannetmenin ancak büyük bir ahmaklıktan ileri gelebileceğini düşünmeden üstelik… Değil mi ki savaşı kazandıran unsur üstün bir strateji ve yüksek bir mücadele azmidir. Vaiz şu soruyu kendine sormaktan aciz midir: Aynı komutan Uhud ‘da Müslümanları yendiğinde hangi tüyü ya da kılı başında gezdirmiştir? Ya da Allah elçisinin başındaki saç telleri Uhud ’da neden bir zafer getirmemiştir? Tüm densizlik ve de dengesizlikleri süpürücü kıvam bulmuş bir aklın o en mutedil hükümlerine ihtiyacımız her zamankinden daha fazladır. Bu örnek bize mitolojik esaretin, köklü bir inkılabın önündeki en büyük engel olduğunu ve mitolojiye dönüştürülen din duygusunun fetih ruhunu nasıl boğduğunu çok çarpıcı bir şekilde anlatır. Keramet kılda mı, akılda mı? Elbette akılda… O vakit ey hakikat yolcusu bundan böyle meçhule değil mefkûreye giden gemiler kalkmalı kalbinin limanından…

Bir kez aklı kuşandı mı insan ona çok tesirli bir heybet verilir. Heybet cüsse değildir. Kimin göğsü hakikate açılmışsa onun kalbi dirayetli kılınır ve davanın vakarı aklın manevi kuvveti ile ötelere mıhlanır. İnanmış insan çağın tüm zorbalarına karşı her dem heybetlidir, gayretlidir. Cesaret ve samimiyetle kuşanmış bir bedenin adanmışlık ruhu onun heybetidir. Aldanmışlığı ise en büyük felaketidir.

Bir kovanı terk eden arılar bazen yeniden bal tüketerek balmumu üretmek yerine eski kovanından balmumu taşımayı yeğlerler. Davayı terk edenlerin yeni bir şey ortaya çıkarmamaları terk ettikleri davanın sıhhatine işarettir. Bir peteği inşa etmeye başladıklarında arılar balmumu için gerekli ısıyı sağlama maksadıyla birbirlerine zincirler halinde kenetlenirler. Fetih ruhunu kuşanmış dava neferleri de tıpkı arılar gibi birbirlerine kenetlenerek hakikati yüceltmelidirler. Nitelikli üretim, dengeli iletim ve adaletli yönetim işte budur. Arap, petekten bal çıkarma işine Şiyar, deveyi teşhir için pazardan çıkarmaya Şıvar, arı kovanına ise Meşar der. Tüm bunlar Şura kelimesi ile aynı kökten gelir. Bu demektir ki meşveretle hedeflenen nitelikli denetim ve adaletli yönetimdir. Fetih ruhu ancak bu esasların hakkıyla kavranılmasıyla kazanılır. Zafer ancak bu esaslarla tüm inanmış ve adanmışların kalbine muştulanır.

İrfani derinliğimizi yitirdiğimizden bu yana düz mantığın kıyısında zayıflayan o muhakeme gücümüzle sığ ve cılız analizler yapar olduk. Kurtuluşumuzun iki esası olan yerli üretim ve adaletli yönetim üzerinde ne kadar az düşünüyor kalıcı çözümler meselesini ne kadar da çok erteliyoruz. “Falancalar filancalar hayır diyor” diye başlayan her cümle şeytanın sureti haktan görünme ihtimalinin baştan reddi manasını içeriyor ve taktik, stratejik düşünme kabiliyetinin yitimine işaret ediyor. Bize ne oluyor sahi, hiç değilse kadim siyasetnamemiz o Kutadgu Bilig’e bir kulak verebilsek ve gerçeğin ta kendisiyle bir dirilebilsek: “Adalete dayanan yasa bu göğün direğidir, yasa bozulursa gök yerinde duramaz”

Adalet her hak sahibine hakkının tastamam verilmesidir. İstanbul’un dua ve himmetlerle fethedildiğini söyleyen dervişe “Kılıcın hakkını unutma” diye bir hatırlatma yapan büyük komutanın adanmışlığı fethe ve zafere giden o kutlu yolu açmıştır. İman ve vatan davasında daima ilerlemeyi en önemli vazife bilmek yeni medeniyet inşası için fethe ve zafere dair çok hayati bir bilinçlenmeyi gösterir. Bu bilincin yükselmesi İslam Medeniyetinin yeniden doğuş ümididir.

Batılı tarih felsefecisi Arnold Toynbee; “Eğer İstanbul fethedilmeseydi ve Osmanlı
güçlenerek tarih sahnesine çıkmasaydı, İslam medeniyeti sanki yok olmanın eşiğine gelmek üzereydi” der. Fetih, İslam medeniyetini ihya hamlesidir. Batıdan gelen haçlı, doğudan gelen Moğol saldırıları ile yıkılma ve yok olma tehlikesi yaşayan medeniyetimize soluk aldırma mücadelesidir.

Yakın tarihimizde yaşanan “Şok ve dehşet operasyonu” diye adlandırılan Irak işgali ve istilasıyla Bağdat ve Basra kütüphanelerinin yağmalanıp yakıldığını böylece İslam medeniyetine ait kültür mirasının yok edildiğini unutmazsak eğer fetih ruhunun diri tutulmasının ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu da bir çırpıda anlamış oluruz. Batı sömürgeciliğini etkisiz kılmanın ve doğu toplumlarının ezilmişliğini sonlandırmanın yolu fethi anlamak, değişim ve gelişim yolunda yepyeni ufuklar açmak ve o istikamette yorulma bilmeksizin bir büyük aşkla çalışıp çabalamaktan geçer.

 

1 Comment

  1. Çok teşekkür ederim, Edip Bey, bu güzel yazınız için.
    Olayları okuyucunun hiç bilmediği fikriyle açarak yazılırsa yazı daha sıcak yani ilmî havasından sohbet havasına tebdil eder.
    Selamlar, hayırlı iftarlar..

Yorum Yapın

Navigate