Bayrak’ın Yolu

Bayrak’ın yayın hayatına başlamasından bugüne 51 yıl geçti. Bu süre zarfında güzel, mutlu ve mübarek olaylar olduğu gibi sıkıntılar, üzüntüler de oldu ama her birini teker teker Allah’ın izniyle aştık. Biz daima hedefimize doğru yürüdük. Bayrak’ın hakka hizmet yolculuğundaan bugünlere gelmemizde emeği geçen fikir, sanat, düşünce adamlarımızın her birisine teşekkür ediyoruz.

Hakkın Yolunda, Resulün İzinde Yürümek

En büyük sevgi, saygı; hakkıyla Müslüman olmak isteyen bir insanın düşüncelerine doğruluk ölçülerini koyan, istikamet veren Resullah’a ve onun yolundan giden büyük imamlarımıza, kahramanlarımıza gösterilmelidir. Onların her birini rahmetle, hürmetle, sevgiyle, selam ile anıyoruz. Resullah’a da bu vesileyle selam ve salatlarımızı gönderiyoruz. Resullah’ın adı anılınca akla Bismarck’ın bir sözü geliyor. Adam, 1870 yılında kilisede “Senin zamanında yaşayamadığım için müteessirim Ey Muhammed!” diyor. Bu söz bizim için altın bir sözdür. Bütün kardeşlerimizin, bütün vatandaşlarımızın, bütün Müslümanların, Türklerin ve bütün insanların bu sözü kulaklarına küpe etmelerini isteriz.

Gerçek gerçektir! Hakikat gizlenemez. Beklenen, yolu gözlenen, yol gösterici gelmiştir. Mehdi gelmiştir, Mesih gelmiştir. Beklemenin manası yoktur. O beklenen; 570’de doğdu, Allah onu gönderdi. Son peygamberin adı bazı kaynaklarda “Paraklit” olarak da anılır. İşte, o beklenen geldi, insanlığın aradığı Mehdi de odur, Mesih de odur. Kurtuluş, onun yolunu takip etmektedir. Onu takip eden onu anlayan kurtulur. 

Hintli bir gazeteci Mustafa Kemal’e vefatından bir yıl önce “Müslümanlara ne tavsiye edersiniz” diye soruyor. O da; “Hz Peygamber’i iyi anlasınlar”, diyor. Allah onu iyi anlamayı, istikametinden ayrılmadan yaşamayı bize lütfetsin. Allah, Müslüman olarak İslâm ideallerine bağlı şekilde yaşamayı bu ülkeye nasip etsin.

Uyanma Vakti!

İslâm’ın kaideleri insanlık için en yüce idealdir. Yüce idealler uğrunda can vermiş, sıkıntı çekmiş, fedakârlıklar yapmış olan bu kahraman ve aziz milletin de artık uyanma vakti gelmiştir! Uyanalım ve uyandırma vazifemizi yapalım. İnsanlığın, İslâm dünyasının uyanışı için bir vesileye, bir taşıyıcıya ihtiyaç vardır. Olaylar göstermiştir ki, bu görev aziz milletindir. Hangi milletten, hangi kavimden olursa olsun aklı başında her insan, milletimizdeki bu büyük hasletleri görecektir. Onun için biz de yarım asrı aşkın süredir “Milletim uyan!” diyoruz. Gecikmeden uyanalım… Kaybettiğimiz çok şey var. İnsanlık bizden bir umut bekliyor. İslâm’ı insanlara anlattığınız zaman, “Peki İslâm’ı neden daha önce anlatmadınız, sizin arkadaşlarınız, adamlarınız nerede?” dediklerini müşahede edeceksiniz. Misyonerler, evlatlarımızın kafalarını karıştırmak için dünyanın bir ucundan geliyorlar. Müslüman’a düşen ilk görev ise aklını başına almak, kendine gelmektir. Kitabımızı iyi anlamalıyız. Doğruyu yanlıştan ayırt edelim ve görevlerimizi hatırlayalım.

Bayrak, Bir Emanettir

Bayrak çok büyük bir değerdir. Bayrak, bize Allah’ın lütfudur, emanetidir. Milyonlarca insanın hayatını feda ettiği, başına taç ettiği bir semboldür. O, sadece bir bez parçası değil ki… Ona herkesin saygı duymak mecburiyeti vardır. Herkesin ideali olan bir sembol, bir anlamdır Bayrak. Bayrak’ın anlamı o kadar derin ki… Ay, İslâm’ı temsil eder. Tam ortasında Hz Peygamber var, böylesine büyük bir değer için “Bu sadece benim” diyemezsiniz.  Bizim yarım asırdır ortaya koyduğumuz mücadele, yüce davaya mütevazı bir katkıdır. “Hep beraber davaya ve Bayrak’a sahip çıkalım!” çağrısıdır.

Allah; Kur’an-ı Kerim’de, hep birlikte Kur’an’a bağlanılması gerektiğini buyuruyor. Çünkü insan, Kur’an’a bağlanırsa kopmaz bir bağ tesis olur. İşte o bağ insanı kurtuluşa götürür. Sen-ben kavgasına düşmeden, hep beraber Kur’an’a hakkı ile bağlanırsak; İslâm dünyası ve tüm insanlık büyük uyanışlara, büyük saadetlere mazhar olacaktır. Bu uyanışlar tarihte belirli dönemlerde gerçekleşmiştir. Dünyada meydana gelmiş büyük hareketlerde, büyük uyanışlarda hep İslâm’ın öncülüğü vardır. İslâm medeniyetinin uyanışı ile birlikte yeryüzü aydınlanmıştır. Bugün de bu uyanışa ihtiyaç vardır.

Değişim ve uyanış; kavga ederek, gürültü yaparak, göz çıkarak sağlanmaz. Kur’an ne buyuruyorsa, Resulullah’ın yolu ne ise onun izlenmesi gerekir. O yol; gönüllerin, fikirlerin fethidir. Bugün Müslümanlar olarak kendimize sormamız gereken; “Biz neredeyiz?” sorusudur. Bizim yaptığımız nedir? Hakk’ın düşmanı olanlar ne yapıyorlar?

İslâm Dünyasının Uyanışı için Yenilgilerimizin Doğru Tahlil Edilmesi Gerekir 

İslâm Dünyası için 1683 yılında Viyana kapılarında yaşanan bozgunun etkileri çok derindir. İslâm dünyasında ve özellikle de İslâm’ın alemdârı Türk Devletinin yöneticilerinde büyük bir şaşkınlığa yol açmıştır. 1683 Viyana bozgununun üzerinden asırlar geçmiş olmasına rağmen yaşananların sırrı, sebebi hâlâ tam olarak çözümlenebilmiş değildir. Türk-İslâm düşünürleri, aydınları; yaşanan bozgunu tam manasıyla anlamlandıramamışlardır. Biz Viyana’da niye bozulduk? Sebep nedir? Bozgunun iç, dış etkenlerinin tamamının bilimsel bakış açısı ile tarafsız şekilde değerlendirilmesi, sonuçların açık yüreklilikle ortaya koyulması gerekir. Düşünürler, asırlardır bu beklenmedik bozgunun, bu denli büyük bir hadisenin birdenbire nasıl cereyan ettiğini sorguluyor. Türkler neden Avrupa kapılarından döndü? Türkler gerisin geriye nasıl gitti? Bütün imkânlarıyla geldikleri Viyana’da ne oldu?  Türk İslâm tarihinin kritik noktalarından birisi olan bu olayın iyice keşfedilmesi lazım. Tarih bizim için nerede kırıldı? Biz nerede kaybettik? Nerede şaşırdık? Elimizdeki üstünlükleri niye kaybettik? Ne gibi bir zaafa düştük? Zihinlere durgunluk veren bu sorulara hakkıyla cevap verebilmek için ciddi bir tarih şuuruna ihtiyacımız var. Neydik, neyiz ve ne yapacağız?

Ülkemizdeki Kardeş Kavgasının Çözülmesi İçin Hürriyetçilik Gerekir

Asırların meseleleri önümüzde sıralanırken sorunların çözümü için yollar üretecek kadroların yetiştirilmesinin bir başka engeli de ülkemizdeki ihtilaller, darbeler, kavgalardır. Bu ayrışma ve kutuplaşmalar gerçekten milletimizin enerjisini azaltmış, birliğini sıkıntıya sokmuştur. Toplum ve devlet yapısına yönelik müdahaleler kardeş kavgasına sebep olmuştur. Kardeş kavgalarının tesirlerinin derinleşmesinde ve sürelerinin uzamasında tabii ki çapsız ve insafsız politikaların etkisinin olduğu da görülmelidir. Hatırlanacağı gibi 1960 öncesinde ülkemizde ciddi sıkıntılar vardı. 1956-57 yıllarından sonra anormal kavgalar ortaya çıkmıştı. İnönü kendine göre bir yol tutmuştu. Onun karşısında da başka bir hareket ortaya çıkmıştı. O dönemde bir vatan cephesi meydana gelmişti. Kime karşı? Ne cephesi? Bu ülkede niye cephelere ihtiyaç var, cephe savaşta olur.

Bu ülkenin, bu medeniyetin evlatları, bizler kardeşiz… Fikirlerimiz birbirinden ayrı, çok ayrı, hatta birbirilerine aykırı olabilir. Vatana, millete, devlete zarar vermiyorsa fikirlerin farklılığı faydalı dahi olabilir. Düşüncelerimiz elbette farklı olabilir, olmalıdır da. Herkes başkasından gelecek kendisininkinden farklı fikirleri saygı ile dinlemeli, anlamalıdır. Gelişime inanan insanların, kendi fikirlerinden farklı fikirlerin özgürce söylenebilmesi için büyük fedakârlıklar yapmaya da hazır ve gönüllü olmaları gerekir. Muhalif fikirleri de dinlemeye hazır olmalıyız. Bu ülkenin insanlarının hürriyete, fikirlerinin dinlenilmesine ihtiyacı var. Bizim müzakere etmeye ihtiyacımız var. Konuşalım… Farklı divanlarda, parlamentoda, meydanlarda … “Söyletmen vurun” ne demektir, olur mu, olmaz böyle şey. Konuşsun, anlatsın. Tahrik etmiyorsa kanlı bir eylemin içinde değilse, çirkin bir eyleme dönüşmemişse insanlar fikirlerini söylesin. Söylenenler saygı sınırlarını aşmıyorsa, kişilik haklarını yıkmıyorsa bırakalım insanlar konuşsun. Hak ve hürriyeti birbirimize verelim. Farklı fikirler ortaya koyulsun ki düşünelim. Çünkü fikirleri tekleştirdiğimiz zaman donuklaşırız, tekrarlamaya başlarız. Yani ayağımız patinaj yapmaya başlar. İlerleme kat edildiği sanılır ama hiç mesafe alınamaz. Enerji kaybetmiş oluruz. Kör dövüşten milletimizi kurtarmamız lazım. Çözüm olarak kitabımıza sarılacağız, o kitap yolumuzu göstermiştir. Rasulullah Kur’an’ı uygulamıştır.

Ülkemiz maalesef diktatörlük dönemi geçirdi. Askeri darbelere ne lüzum vardı. Bilinmelidir ki kendilerine emanet edilen devlet makamlarının gücünü yetki dışında kullanma hakkı kimsede yoktur. Askeri güç, silah gücü kullanarak bir sonuç alınamaz. Allah ülkeyi akılsız, sahipsiz, silahsız imkânsız bırakmasın. Tenkit de edeceğiz ama değerlendireceğiz. Hazreti Ali, yazdığı mektubunda “Orduya sahip çık! Dikkat et; ne tepelere çıkararak başını ezdir ne de ayakaltına al. Hele askerin haysiyeti ile hiç ama hiç oynama” diyor.

Biz birbirimizi koruyacağız senin gücün bu. Bir de 1826 da biz yeniçeriyi kaldırdık, güle oynaya kaldırdık. Başımıza gelen en büyük felaketlerden biri de. En vahim olaylardan biri o oldu. Akılsızca bir işti yapılanlar. Hiç insan kendi ordusunu topa tutar mı?

Yorum Yapın

Navigate