Tek Yol Millî Siyaset

Türk Milleti Neden ve Kim Tarafından Depolitize Edildi?

Siyaset, günümüzde öyle bir kavram haline gelmiş ki, sadece telaffuz edilmesi bile bazılarını korkutmaktadır. 1980 ihtilali sonrasında, ihtilali yapıp ülkeyi kolayca idare etmek isteyenler; gayri millî amaçlara hizmet edenlerin körüklediği kamplaşma, kardeş kavgasının ortadan kaldırılacağı, huzurlu, farklılıkları dostça konuşabileceği, bilimin, felsefenin, sanatın ve her türlü gelişimin mümkün olduğu hür bir ortam oluşturmak yoluna gitmediler.  Buna ne samimiyetleri yeterliydi ne de böyle bir niyetleri vardı. Toplum, siyasetten nefret eden, düşünmeyen, düşünmenin bedelinin ödetildiği, dünyaya tapılan bir duruma getirildi.

Mutlak gerçekler kaynağı Yüce Kitabımızı, büyük Türk tarihinin kadim töresini, aklı, bilimi, merhameti rehber edinen ‘rahmani siyaset’ teşvik edilip düşünen, sorgulayan, gelişen, ideali, ülküsü, yeryüzünde hedefi olan toplum inşa etmek, iktidar gasıplarının cesaret edemeyeceği bir yoldu. Düşünen hür insanların ülkesinde çünkü darbecilerin meşruiyeti de elbette tartışılırdı. Toplum uyutuldu, uyuşturuldu. Türk Milleti, siyasetten nefret eder oldu.

Aslında siyasete karşı olmak bir paradokstur. Açmazdır. Siyaset, bir düşüncenin hâkimiyetinin sağlanmasının çaba sarf edilmesi olduğuna göre siyasetin olmamasının gerekliliğini savunmak da tastamam siyasettir.  Ama şeytani bir kurmacanın dayattığı vesvese tohumudur.

Türkiye’de bir dönem, okuyan, yazan, düşünen insanlara ‘siyaset’ ve ‘siyasi konularda düşünmek’, devlet yönetimine para, şan şöhret, itibar  için her türlü yalanı söyleyen, sürekli söz değiştiren ve hiç yüzü kızarmayan, oy şaklabanı demagogların mesleği olan politika gibi gösterildi. Peygamberlerin ve kahramanların mesleği siyaset bırakıldı, bıraktırıldı. Devletin, Türk Milleti’nin menfaatleri uyarınca yönetilmesi olan millî siyaset sahasına dahil edilmesinin teşvik edilmesi yerine, siyaset ismi kirletildi,  ‘politika’dan  nefret ettirilen millet, depolitize dilen millet siyasetten uzak tutuldu. Devlet yönetimi, bir meslek olarak politikayı tercih edenlere emanet etti. Türk Milleti’nin  evlatları özellikle de yeni nesiller ülke yönetiminden bihaber hale getirildi. Günümüzde 40 altındaki kişiler siyasetten ya korkar ya da umursamaz hale getirildi.

Ne hazindir, yeryüzünde binlerce yıldır adalet ve hürriyet için, batılın her türlüsüne meydan okuyan bu yüce devletin yönetiminin korkaklara, gayri millî zihniyetin uşaklarına, emperyalistlerin eş başkanlarına, ‘ben ne dersem doğrudur!” diyenlere  bırakmayı, siyaset yapmıyorum diye özetlemek. İktidarı, kışkırttığı, kandırdığı kalabalıkların oyları ya da gücü ile elinde tutmak; ‘ilmin kapısı’ Hazreti Ali karşısında dikilen hilekâr şeytan zihinlilerin, şehre meydan okuyup Resul’ü bir başına koruyan Hamzaları kalleşçe, kancıkça, namertçe şehid ettiren hind torunlarının, koltuk ve yere batasıca saraylarının menfaati uğruna gül kokan Hazreti Hüseyin şehit eden hortlayasıca Yezitlerin, milyonlarca insanın ölümüne sebep olan Hitlerlerin, Amerikan politikacılarının, İngiliz hilekarlarının, skolastik düşüncenin karanlığında bocalayan, bilim adamlarına ‘Dünya düzdür’ diye zorla söyleten kilise papazlarının özelliğidir. Bu zalimlerin hepsi ardına aldıkları kalabalıklara her şart altında kendisini onaylatarak iktidarda kalmayı başarmışlardır. Buna demokrasi denmez. Buna siyaset denmez. Siyaset, batıl inat, zulüm ve adaletsizlik karşısında, davasına bağlı olanların ayağa kalkmasıdır. Devlet makamlarını çalanlara meydan okumak ve iktidarı gerçek amacına hizmet edebilecek ehil kadrolara açma çabasıdır. Siyaset, Hakkı söylemektir. Siyaset, korkakların, sarsakların, acizlerin, tembellerin, başına buyrukların yapamayacağı kadar büyük cesaret, azim, istikrar, disiplin ve sadakat ister.

Karanlık dikta dönemlerinde, en adi diktatörlük eziyetlerini aşıp, en çetin ayaz günlerinde baskılara göğüs gerip davasını satmayıp da ‘bu makamda oturursan, inandığın davaya hizmet edersin’ yalanına uyanların ihanete yüz tutmuş sefaletleri, davasında sebat edenlerin sinesinde zehirli bir hançer gibi durur. Tıpkı bir mektupla Hazreti Hüseyin’i yarı yolda bırakanlar gibi.

Siyasetin Heryerdeliği

Sosyoloji; toplumları ayakta kalış ya da yok oluş sebeplerini inceleyen, irdeleyen, dünya tarihi boyunca var olmuş pek çok toplumu inceleyerek genel geçer kurallar ortaya çıkarmaya çalışan bilim dalıdır. Toplum bilimlerinde, karşılaşılan olaylar ne kadar olumsuz olursa olsun herhangi bir müdahale ve yeniden düzenleme kaygısı olmadan bilimsel tespitler ortaya  koyulur. Yeryüzünde inandığı davası olan her insan, sosyolojiye temas etmek, saygı duymak ve ondan istifade etmek zorundadır. Sosyal bilimlerin uğraşı alanının, deneysel laboratuvarlarda gözlemleyip inceleyebileceği ‘nesne’sinin olmaması, bu bilim dalının konusunun gereğidir. Sosyoloji, insan topluluklarının bilimidir. Toplumlar kendilerine belirli bir sonuç hedeflenerek uygulanan dışsal etkiye ne şekilde tepki vereceğinin tahmin edilmesi, kendilerini oluşturan ‘insanlarda’ olduğu gibi güçtür. Bu nedenle toplum bilimlerinde bir mühendislikten söz edilmesi beklenmemelidir.

Sosyoloji bilimi bize gösterir ki incelemeye tabi tutulan en ilkel kabile toplumlarında da en  siyasetin olmadığı bir yaşam alanı tasavvur edemeyiz. Siyaset, ‘iki fikrin birsinin belirli bir dışsal etkiyi de kullanarak diğerine baskın olmasının sağlanması olarak kabul edildiğinde, ‘evde hangi kitabın okunması konusunda ortaya çıkan fikir ayrılığında da, ülkenin kaderinin belirleneceği konusundaki fikir ayrılıklarında da şu ya da bu fikrin gereğinin yapılması hali siyasetin ortaya çıkışıdır. İnsanın olduğu ve karar süreçlerini gerektiren her ortamda siyaset vardır. Buna siyaset sosyologlarının tanımlaması ‘siyasetin heryerdeliği’ şeklindedir.

Siyaset; belirli bir öğretinin gereği olan dünya düzenini sağlamak için, meşruiyeti  kabul ettirilen (ya seçkin olduğu düşünülen sınırlı sayıdaki insan kesimine ya da geniş bir halk kesimine dayandırılarak ya da varlık sebebi kendisinden menkul olarak); öğretisinin ortaya koyduğu ideolojiyi yeryüzünde hâkim kılmak için yumuşak ve sert güç kullanımları da dahil tüm mücadele şekillerini ilerleme, geri çekilme, geri çekilme içerisinde ilerleme süreçleri boyunca doğru şekilde kullanma bilim ve sanatıdır.

Siyaset, insanların bağlandıkları öğretisini ve onun ideolojisini yeryüzünde mutlak hâkim kılmak için iktidara geçirme çabalarının sevk ve iradesidir. Siyaset, iktidara dair ve iktidar içindir. Bilmek gerekir ki; siyasetin dayandığı öğreti ya Hakk’tır ya da batıl. Bir siyasi irade, hangi öğretinin yeryüzünde hâkim olmasına hizmet ettiğine göre siyaset  ya Hakk’tır ya da batıl.

Hakk öğretinin yeryüzünde hâkim olmasını sağlamak; soyut kavramlar ve hükümler topluluğu olan öğretinin kendisine inananlarının yönetim erkini, sistemini elinde tutması ile mümkündür. Yoksa hiçbir ‘ideoloji’ kendiliğinden ‘devlet’ ya da ‘teşkilat’ tüzel kişiliği  üzerinde tezahür edemez.  Öğreti, ancak ona inanan ve ona bağlanan gerçek bireylerin çabaları ile yücelir ya da düşer. Gerçekte hiçbir öğreti ortadan kaldırılamaz yok edilemez. Öğretiye inanan, onu hâkim kılmak için çabalayan insanlar vardır veya yoktur.

Bu nedenle öldü ve yok oldu zannedilen bir ideoloji, öğretisinin temel kaynaklarını tozlu raflardan indirip hayat sahasında mücadele eder hale getirmek için inanan insanların insalara liderlik eden eylemlere ihtiyaç duyar. Bu bakımıyla ideoloji, gelip geçici insanlarla kaim olmamakla beraber, yeryüzünde belirmesi kendisine inanan insanların var olmasına bağlıdır.

İdeoloji, inanan insanların düşünce yapısına hâkim olmak suretiyle yeniden doğar. İdeolojiye bağlanan ve öğretisinin gereklerini, kurallarını yeryüzünde hâkim kılmak isteyen insan da ‘dava adamı’ olur. Davası olan insan, gerçek anlamıyla insan olur.

İnanan insan, yaşam ve doğum arasındaki göz açıp kırma süresi boyunca devam eden,  sonsuz yaşamın anahtarı olan ‘ömrü’ beyhude uğraşlarla heder edenlerden olamaz. İnancı olan insan, yaşlanan ve çürüyüp yok olma istidadındaki, sefil ‘sürü’ yaşamından uyanır, inancı uğruna sahip olduğu her şeyi gözünü kırpmadan veren, inancı uğruna mücadele eden dava adamına dönüşerek yaşar.

Gerçek yaşam, ancak dünyaya öğretisinin kuralları ile bakan gözlerin, dava uğruna konuşan dilleri, inancı için yazan, kalem tutan, mücadele eden ellerin sahibi insanların olabilecek müstesna konumda, tüm insanlara sunulan, bilinçli seçimlerin sonucu iradi bir haldir. İnsan gerçek anlamda yaşamak için inanmaya, mücadele etmeye muhtaçtır. İdeoloji de yeryüzünde ortaya çıkmak için insanlara muhtaçtır. Yürünecek yol, anlamına gelen din ancak insan içindir. Ve Hakk din olan İslâm Allah’ü teala tarafından uygulanmak, yaşatılmak için yeryüzüne, bir insan aracılığıyla insanlara hitaben indirilmiştir. Din, insan için ve insanın yeryüzündeki serüveninin kılavuzudur.

Bir öğretinin doğru ya da yanlış oluşunun belirlenmesi için nasıl bir yol izlenmesi gerektiği uzun felsefi ispatların sonucu olmakla beraber hemen ifade etmek gerekir ki İlmî Sağcı bakış açısı ile irdelenmesi yani yeryüzünde şahit olunan olaylar nesnel, tüme varımcı yaklaşım ve bilimsel bakış açısı ile irdelenmesi bize gösterecektir ki; yaşanan bu âlem bir amaç ile belirli bir süreliğine ‘var edilmiştir’. Yaratılmıştır. Bilinen ve bilinmeyen âlemlerin bir başlangıcı ve bir sonu vardır. Bilgi kaynaklarımızı, yanılma olasılıkları, dolayısıyla bize verdikleri bilgilerin de hatalı olma olasılıkları yüksek beş duyu ile sınırlı saymak mümkün değildir.

Yeryüzünde kendisine inananların onu hâkim kılmak için uğruna mücadele edilen iki öğretiden bahsettik. Hakk ya da batıl.

Hak ideolojinin İnkılabının Haklılığının İspatı

Yeryüzü o büyük inkılapçı ve teşkilatçının teşrifinden sonra bir daha hiçbir zaman eskisi gibi olmadı. Peygamberimiz, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın mesajını yeryüzüne iletmek, emirlerini uygulamak ve dünyanın değişebileceğini, inkılabın mümkün olduğunu ispat etmek için seçildi. Ve biz şehadet ederiz ki Muhammed aleyhisselam bir olan Allah’ın kulu ve resulüdür.  Biz gelişi asırlarca beklenen, pek çoğunun öz oğlunu bildiği gibi bildiği halde inkar ettiği Hazreti Muhammed’in ahir zaman ümmetiyiz.

O, yeryüzüne geldiği zamandan beri inkâr ve vehim içerisinde bocalayan bu dünyada hakk ile batıl öğretiye dayananların mücadelesi hiç olmadığı kadar yoğun hale geldi. İslâm, hayatın birbirinden tamamıyla tecrit edilmiş hücrelerin yalnızca birisinde yaşanacak bir ruh hali değildir. İslâm, insanın her anına nüfuz eden, yeniden insan olma, esfeli safilinden, eşrefi mahluka yolculuk rehberidir. Kendi seçimleri sonucu aşağıların aşağısına inen insanın hazreti insan haline gelmesi için yapılması gerekenlerin rehberidir. Eylemseldir.  Kendi kabuğuna çekilmiş münzevilerin uğraşısı değildir. İslâm hayatın her alanına hükmeden ve nüfuz etmesi gereken bir öğretidir.

O büyük  Dava’nın elçisi, ‘Bana  bu dünyada senin kadar çok sevdirilen bir yer olmadı ey Mekke!” diye sevdiği şehrinden İslâm’ın, münzevi, mistik bir inanış olarak kalması karşılığında Mekke’nin anahtarının teklifini reddeder.  Çünkü onun davası sadece ibadete taalluk etmez. Onun getirdiği kutlu dava siyasetin tüm erkinin Hakk’a bağlı olmasını gerekli kılar. Peygamberin bu reddedişi bizlere iktidar yürüyüşünde tüm hileli teklifleri, tehditlerin reddedilmesi gerektiğini de gösterir.

Hazreti Muhammedin elçisi, rehberi ve önderi olduğu yolun esasında hedefi yalındır. Hürriyet… Bu tılsımlı sözdür esas hedef. İnsan iradesi üzerinde kurulan her türlü baskıyı, insan fıtratına uygun olmayan her türlü müesseseyi, gücü reddederek, yalnızca bir olan Allah’ın iradesine koşulsuz teslim olmaktır hedef. O’ndan gayri her şeyin sorgulanması ve Kur’an’ın sorgusuna tabi tutulmasıdır. Her türlü iradeye meydan okuyuştur. Her gün ve her vakit gök yüzünde yankılanmasına aşina olduğumuz bir sözdür, hedef. Allah’tan başka önünde eğilecek, bağlanacak güç yoktur. O birdir.

İnsanoğlunun yaratıldığı günden beri karşısına çıkan iki yolun birisini seçmek gerekir. Ancak bu seçimin gerçek anlamda hür olması gerekir. Baskı olmadan, dayatma ve tehdit olmadan, insanlığın gözünü boyayıp “gerçek mutluluk” diye yutturulan bu sahte medeniyetin kanlı maskesindeki gülüşe kanmadan bir seçim yapmaya imkan tanıyan ortamın tesis edilmediği bir yerde hür iradeden de bahsedemeyiz. Beyni yıkanmış ya da açlık, toplumdan dışlanma korkusuyla ölesiye korkutulmuş insanın akledip düşünmesi ne mümkün. Tüm bu kavgaların amacını yeniden hatırlamak gerek. Neden bu büyük kavga. Maksat nedir?

Öz amcası Hakk davanın son resulünün, peşinden onu -haşa- yalanlayabilmek ve engel olabilmek için dolandı durdu, sonunda kuruyan  elleriyle.  ‘Kendisinden emin olunan’ lakabı layık görülen, hırkasının etrafınsa şehri bir araya getirebilen bir insana neden bu denli öfke doldu insanlar. Birden bire. Neden Kayzerler ve Kisralar ona düşman oldu? Neden susması için şehirlerin anahtarları teklif edildi.

“Hazreti Muhammed’in mesajı nedir?” sorusuna Ebu Talip cevap versin asırlar öncesinden. Hazreti Muhammed’i engelleyemeyen Mekkeliler, onu durdurabilmek umuduyla Abdülmuttalip’e şikayete giderler. Bilindiği üzere. Cevabı hatırlayınız, “O sizden çok bir şey istemedi. O sadece, Allah Birdir ve ben onun elçisiyim…” diyor…

Düşülecek olursa, gerçek bir dava adamının bu dünyadan istediği, hedeflediği çok değildir.  İnsanoğlunun ayak bastığı ve basacağı her yerde “Allah Birdir ve Muhammed O’nun elçisidir.” densin.

Hazreti Muhammed’e bile sunulma cüreti gösterilen sefil teklif bugün İslâm dünyasına, sanayi devriminden beri batıl öğretinin hizmetkârı olan emperyalistler tarafından sunulmakta ve gizli gizli zerk edilmektedir. Bugün İslâm dünyasına, dünyanın Hakk öğreti uyarınca yeniden  düzenlenmesi anlamına gelen ‘inkılap’tan, inkılabın uygulanabilmesi için uygulanabilecek tek meşru metod olan siyasetten, yeryüzündeki her türlü zulme teşkilatlı olarak, cesaretle ve tüm imkânlarla meydan okuma kurumu olan ‘cihat’tan arındırılmış sadece uhrevi ve hatta inananların münzevi hayata boğulduğu bir inanış yolu dayatılmaktadır. Bizim yolumuz bu değil! Hayır, dayatılan ve öğretilen bu süfli inanış, yeryüzünde Allah’ın nurunun, adaletin ve hürriyetin nizamını yaymakla emrolunan Müslümanların yaşayışı olamaz. Biz, yeryüzünde Rabb-i Zülcelal’in şanını yaymak üzere emrolunan ahir zaman ümmetiyiz. Biz Müslümanlardanız, ancak Müslüman olanlarla kardeşiz. Emperyalist işgalcilerle değil. Onları da onların uşaklarını, işbirlikçilerini, eş başkanlarını, menfaat ortaklarını, hizmetkârlarını da dost edinmeyiz.  Biz kim olduğumuzu, aslımızı da inkâr etmeyiz! Biz Türk’üz. Türkçe konuşur Türkçe düşünür, Türkçe cihat ederiz. Adaleti yeryüzüne yayarız. Etten ve kemikten beden ile dünyaya gönderilen tek insanı görmeden izleriz.  Ahmedi Mahmudu Muhammed Mustafa! Bizim bu dünyada, kıyamete kadar önderimiz odur. Bir tek Allah’ın önünde eğilir ve ancak Rabbimizin hükmüne koşulsuz uyarız.

İnkılabın Metodu Nedir?

Yeryüzünde bu denli büyük bir değişime inananların, Hakk öğretinin yeryüzünü yeniden hazreti insanların iktidarını sağlamak için, yani  inkılabın gerçekleşebilmesi için yeniden siyaset biliminin sunduğu seçeneklere bakması gerekir. Dünya siyasal tarihindeki köklü değişim ve dönüşüm süreçlerinin incelemesi, iktidarın nasıl değişebileceğine ilişkin seçenekleri  önümüze serer.

Büyük değişim hareketleri; değişim talep ve çabalarının başlangıç noktası bakımından öncelikle  ikiye ayrılır. Halkın teşkilatlanması ve bilinçlenmesi ile mi ortaya çıkmıştır yoksa tepeden inme olarak mı gerçekleşmiştir.

a- Üst Yönetim Kademesinden Başlatılan Değişim Hareketleri

Tepeden inme diye tanımlanabilecek bu  değişim çabası belirli ve kendisini toplumdan üstün sayan bazı kesimlerin yönlendirmeleri ile ortaya çıkar. Bu çabalar ne kadar iyi niyetli olsa da “halka rağmen halk için” çalışmak gibi bir ana fikre evirilmesi çok uzak bir gelecek değildir. Bu tür değişim çabaları belirli bir kişi ya da zümre tarafından dikte ettirildiği için toplumu yönlendirmeye çalışan dış güçler bakımından toplumun tutamak noktasıdır. Tarih boyunca çokça toplumun felaketi olan  yenilikçi, zinde, genç lider algısı üzerinden tüm ‘modernleşme’ ‘batılılaşma’ adı altındaki sömürü çabalarını Türk toplumuna nüfuz ettirildiği unutulmamalıdır. Ve bu tür bir değişimin ana fikri bir liderin zihninde şekillendiği için o kişinin tiran haline gelmesi, tüm başarıyı kendi geçici ömür verilmişi cesediyle kaim hale getirmesi de kaçınılmazdır. O lider ölünce devrim ölür. Bu tür tepeden inme değişim çabalarının mahsurunu özetle; bir kişinin etkilenmesi ile ülkeye etki etme hevesindeki dışsal güçlerin işine yaraması, halkın sahiplenmediği çabalar olması sebebiyle yürütücülerinin ölümüyle yok olması olarak sıralayabiliriz.

Tepeden inme değişim çabaları halkın itibarın kazanmaması sebebiyle iki şekilde gerçekleşme imkânı bulur. Yakın tarihte, Hitler Mussolini örneklerinde ya da daha yakın tarihlerde Ortadoğu’da sıkça gördüğümüzü hatırlatırız. ‘Demokratik’ olduğu söylenen seçimlerde manüplatif yöntemlerle kandırılan geniş halk kesimlerinin oy vermesinin sağlanması veya fark ettirilmeden dayatılmasıdır.

Bir insanın sahte bir seçimle iktidarı nasıl ele geçirildiğini bir örnekle irdeleyelim. Uzun süre dini inançları planlı olarak yaşatılmayan, baskılanan Müslüman bir toplumda aniden ortaya çıkarılan, sahneye sürülen gür sesli, kurgulanmış meydan okuma nutuklarının bedeli ödetilen bir politik aktörün rağbet görmesine çok da şaşırmamak gerek. Buna politik propaganda tekniğinde “Kontrollü şekilde öfke biriktirmek” denebilir. Bir yay gibi gerilen toplumun artan geriliminin istenen yönde, istenen vakitte serbest bırakılması, toplum mühendisliği çabasının sık uygulanan yöntemlerindendir.

Yukarıda bahsettiğimiz örnek olayda masum ve kandırılmış halkın politikacı etrafında, kendi haklarını savunması için toplanması çok da şaşılacak bir durum değildir. Ezilmiş ve kendi vatanında insan hak ve hürriyetlerine uygun şekilde inandığı gibi ibadet etmesine, yaşamasına izin verilmeyen bir toplum bulduğu kurtarıcısına sıkı sıkıya bağlanır. Bu sayede onun ağzından çıkan her söz kanunlaşır. Toplum değiştirilir.

Kulağa ‘komplo teorisi kurgusu’ gibi gelen uygulama, Amerika’daki 11 Eylül olayından sonra, Ortadoğu’nun yeniden düzenlenmesi için Irak, Ürdün, Mısır, Afganistan, Suudi Arabistan, Suriye, Yemen, Libya başta olmak üzere pek çok ülke yöneticisinin bir sabah iktidarı ele geçirmesinde de kaybetmesinde de kullanıldı.

Ülkenin iktidarının ani değişikliği yöntemi ile istenen öğretinin hâkim kılınması  için kullanılan yollardan bir tanesi de silahlı güç kullanımı ile yönetime el koyulmasıdır. Yani daha çok bilinen hali ile ‘Darbe’. Yakın zamanda böyle bir teşebbüse ülkemizde de maalesef şahit olduk. Birilerinin “Nerden geldiğini nasıl organize olduklarını bilmediğimiz yapı” diye tanımladığı esasında herkesin nereden geldiklerini gün gibi bildiği halde söylemekten korktuğu bir gerçektir. Yüce devletimizin kafir sayılması sebebiyle, adalet ve askeri yapı başta olmak üzere devlet mekanizmasının içerisine yerleştirilen güçlerin zamanı gelince ani bir kalkışma ile yönetime el koymasıdır. Bu yöntem için siyaset sosyologlarının pek çok kullandığı kural “ihtilalin öncelikle kendisini yapanları yiyeceğidir.”

b- Milletin Teşkilatlanması ile Gerçekleşen Dönüşüm: İnkılâp

Tepeden inme hiçbir yönetim değişikliği Hakk ideolojiye asla hizmet edemez. İster bir tür askeri darbeye dayanarak isterse de kandırılıp korkutulan geniş halk kesimlerinin ardına saklanarak gasp edilen iktidar gücü ile gerçekleştirilen değişim çabaları Hakk inkılabı olamaz. Geçek bir seçim tamamen hür bir ortamda gerçekleşmelidir. Madden ve zihnen.

Yeryüzünde gerçekleşen en büyük değişim hareketi, Hazreti Peygamberin önderliğini yaptığı inkılaptır. Bu inkılap asla iktidarı birden ele geçirip yönetim erkini geçirme stratejisi üzerine kurulmamıştır. İnkılabın başarısını ve metodunu yeniden hatırlamadan önce, dünyanın değiştirilmesi için bir model olan Mekke’yi ve yaşanan dünyayı yeniden hatırlamak gerekir. Değişim emrinin ortaya çıktığı, Mekke o zamanki şartlarda dünyanın kalbi kabul edilen bir coğrafi konumda idi. Zengin ticaret yollarının sahibi olmakla beraber servet birikiminin tabii sonucu olarak edebiyat ve sanat alanlarında da ileri gitmişlerdi. Puta tapıcılık sadece taştan ve tahtadan yapılmış ikonların önünde belirli ritüelleri icra etmenin çok ötesinde bir anlamıyla, dünyaya tapıcılık ve insanı ululamak adedi sebepleri ile de “Cahiliye Devri” adeti olarak nitelenir. Yoksa inkılap ile  konuşmayı bilmeyen, ticaret yapmaktan, sanattan anlamayan, aciz vahşi  insanların gelişiminden bahsedilmemektedir. Düşünülecek olursa “gerisin geriye cahiliye adetlerine” dönememek kıyamete kadar hükmü sürecek kitabımızda yer alan bir uyarı olmazdı. İnkılâp ile murat edilen ve Peygamberimizin gerçekleştirmeyi başardığı o büyük başarı sadece;  100.000’den fazla öğrencisinin yeryüzünü değiştirmekle görevlendirmesi, bilimi ve bilimsel bakışı yeryüzünün değişimine öncü kılması değildir. Peygamberin inkılabının tüm akıl sahiplerinin saygı ile ayağa kalmasına yol açan yol gösteren, ilham verici yanı; dünyaya tapan, yaratılış amacını unutmuş insanların; her an Allah’a hesap vereceği idraki olan ittika etme bilincine sahip insanlardan oluşan âlimler toplumu, bilim toplumu haline getirmesinden kaynaklanır. İşte bu yüzden O’nun gerçekleştirdiği inkılap başarılı olmuş tek değişim hareketidir.

Rahmani siyaset insan yaratılışına uygun olanı işaret eder. İnsan iradesini felce uğratılan hegemon kültür zincirlerini kırar. İnsana gerçek hürriyetin yolunu işaret eder. Hür kılınan zihin, kafesinden kurtulan kuşun uçmayı hatırlaması gibi, önündeki barajları yıkan nehirlerin ummana koştuğu gibi yaratılışına uygun olan hakk ideolojiyi seçecektir.

Türkiye’de İnkılâp
İçin İzlenecek Yöntem Nedir?

Aklın, tarihin, siyasal tarihin işaret edebildiği en başarılı değişim hareketinin önderi olan kutlu nebinin ayak izlerini takip ederek ulaşabileceğimiz yolu bugüne uygulamak zorundayız. Peygamberimizin siyerinin bilimsel ve siyasal mantık ile irdelenmesi sayesinde bulunacak yol, milletimizin ve İslâm dünyasının asırlardır süren yenilgilerine, coğrafyamızın maddi manevi tüm zenginliklerini sömüren emperyalistlere geçici bir cevap olmaktan çok ötededir. Bu dünyanın yeniden düzenlenmesi için çıkacak yoldan bahsetmekteyiz.

Gerçek anlamda bağımsız bir ülkede yaşamak mümkün. Önümüzde uzanan yegane yöntem Büyük Türk Milleti’nin yeniden teşkilatlanmasının sağlanmasıdır.

Teşkilatsız her çaba hezimete uğramaya, sabote edilmeye mahkûmdur. Bu asırladır denenen sahte değişim çabalarının milletimize acı dersidir. Bu büyük görev hiç kimsenin, hiçbir grubun tek başına gerçekleştiremeyeceği kadar ağır bir sorumluluktur. Türkiye’de iktidarın millî olmasının, kurulacak iktidarın millî kalmasının ve sadece Türk Milleti’nin ali menfaatlerinin savunucusu olmasının sağlanmasının yolu ehil olanların rehberliğinde teşkilatlanan Türk Milleti’nin her bir ferdinin davasının ne olduğunun, bu dünyadaki yaşam amacının neyi gerektirdiğinin idrakinde olmasının sağlanmasıdır. Bu denli büyük bir çabayı gerektirir.

Sahte politik oyuncuların, demagogların, sureti haktan gözükenlerin, kösemen koyunlarını peşinde yıllardır savrulan, umudunu kaybedip siyasete sırtını dönen Büyük Türk Milleti’nin evlatlarının yeniden görev başına dönmeleri sağlanmalıdır. İnanmış dava adamlarından beklenen budur.  Büyük Türk Milleti’nin davasına dönüşünün, teşkilatının içerisinde yer alması görevindeki kişilerin sorumluluğu kabul etmek gerekir ki ağırdır. “Onlar bilmiyorduk” diye kurtulamayacak olanlar. Maalesef ve çok şükür hesapları, bilmeyenlerden daha ağır olacak.  Yarım asırdır bıkmadan mücadele edenlere ağır bir sorumluluk yüklemekteyiz. Biz “zahire ve eylemin sonuna” hükmetmek zorundayız. Davaya adanan bir ömrün ne emekliliği ne de alışma, alıştırma evresinin tasavvur edilmesi mümkün değildir.

Ömrün 50 senesini davaya adayıp yine de devam etmek zorunda olmak, daha dün duyup da en ön safa koşmak zorunda kalmak elbette zordur.

Uykulardan uyanmalı şu insanlık, ama önce mücadele azmine ve bilgisine sahip olanlar uyanmalı, teşkilatlanmalıdır. Aşılmalı, yıkılmalı şu rakamların dayatması barajlar. Engel tanınmamalı. Bahane olmamalı. Uzun laflar değil eylem gerek. Hani diyor ya o yazar Türk Milleti’nin en hazin yıllarının çıkışı olan “Millî Mücadele” öncesindeki çabaları eleştirirken, biraz da can yakmak istercesine, “Beyler toplantılar, oturdular, konuştular ve dağıldılar” diye. Millî Mücadele öncesindeki çabalarının sonuç alınmayışındaki eksikliği işaret ediyor. O tılsım, umuttur, sevdadır, heyecandır yani teşkilatlı, sonuç alan “eylemdir”

Davaya dair olmayan fikirden, sözden meşgaleden uzaklaşma zamanıdır. Vakit ayağa kalıp harekete geçme zamanıdır. Vakit iktidara lafla değil eylemle yürüme vaktidir. Eylemlerin boşa gitmemesi için iktidara yürünmesi vaktidir artık.

Yorum Yapın

Navigate